06-21-2007, 08:21 AM
I. Literatürde Üç Kavram: Medeniyet, Teknik, Yabancılaşma
1. Medeniyet
Medeniyet kavramının oluşumu kültür kavramıyla ilişkilendirilerek ortaya çıkmıştır. Medeniyet bir sosyal kültür biçimi olarak ortaya konmaktadır.
Kültür Tylor’un tanımında “bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, örf ve adetlerden ve insanın toplumun bir üyesi olarak ürettiği bütün yeteneklerden oluşmuş karmaşık bir bütün olarak tanımlanmaktadır. Her insan gurubu kendisini diğerlerinden ayıran düşünce ve aksiyon örneklerini zamanla geliştirir ve işte bu soyut örnekler kültürü oluştururlar. Kültür toplumun taşıdığı ve öteden beri getirdiği sosyal mirasın bir bütünüdür. Diğer bir deyişle kültür toplum bireylerinin kişiliklerine biçim veren öğrenilen bir tavır ve hareket biçimidir.
Tüm toplumların birer kültür zemini oluşturdukları açıktır. Ancak medeniyetin başlangıcı şehirlerin meydana çıkmasıyla başlamıştır. Doğu Akdeniz bölgesinde yazım tam geliştirildiğinde medeniyetin ayrılmaz Özel’iklerinden olan bu gelişme medeni şehir toplumlarının yükselişini de sağlamıştır.
Kültür tiplerine ilişkin çeşitli sınıflamalar yapılmıştır. Bu sınıflamalardan biri daha sonra modernlikle ilişkilendirilecek olan uygar (medeni) kültür, diğeri de ilkel kültürdür. Bu ikisi arasındaki ayrım şöyle oluşur; Bir kültür yazılı bir dile, bilime, felsefeye ve yüksek derecede uzmanlaşmış iş bölümüne, karmaşık bir teknolojiye ve siyasal sisteme sahip olduğunda bu kültür uygar kültür (medeniyet) halini alır. Buna karşılık ilkel kültürlerin bilgileri gündelik hayat ihtiyaç ve sorunlarını karşılayan pratik bilgilerden ibarettir. İlkel kültürde köy çocuğunun pratik hayat bilgisi şehir çocuğunda fazladır. Uygar kültürde ise bilgi iyice gelişmekte, karmaşıklaşmakta ve bilginin sadece bir kısmına sahip olunabilmektedir.
Durkheim’in önderliğinde 20.YY. Antropologları ilkel insanın kişi şuuruyla değil, topluluk psikolojisiyle hareket ettiğini, kişi psikolojisinin uygarlık belirtisi olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Bir süredir literatürde ilkel ve medeni (uygar) sınıflandırmasına muhatap olan kültürler, şimdi yeni bir sınıflandırmayla yüz yüzedirler. Bu defa medeniyetin kapsamı daha da daraltılmış gibidir. Modernleşme kuramı modern ve geleneksel olarak nitelenen iki toplum tipinin karşılaştırmasına dayanır. Bu ayrımlaştırmada modernlik medeniliğe tekabül ettiği halde, geleneksellik tam olarak ilkelliği kapsamamaktadır. Bunun yerine geleneksellik ilkellikten modernleşmeye uzanan tek yönlü gelişim çizgisinde modernlikten önceki gelişim safhalarını ifade etmektedir.
Toynbee medeniyetlerin kaçınılmaz olarak doğum, büyüme, çözülme ve yıkılma süreçlerini yaşadığını böylece medeniyetlerin birbirlerinin üzerine oturdukları tezini ileri sürer. Bu süreçte dinlerin konumu ilginçtir. Bu süreç dinleri yükseltmekte; dinlerin basamak taşları olarak kullandıkları vahiy ortamını medeniyetlerin yıkıntıları sağlamaktadır.
Toynbee medeniyetleri insan toplumlarını Batı, İslam, Uzak Doğu, Hint şeklinde sınıflandıran bir olgu içerisinde algılamakta; bu isimlerin akılda, din, mimari, resim üslup ve gelenek açısından farklı şeyler uyandırdıklarını düşünmektedir.
Medeniyetler sürekli bir etkileşim halindedir. Hıristiyanlık ve İslâm Suriye ve Yunan medeniyetlerinin etkileşiminden, Yahudilik ve Zerdüştlük ise Suriye ve Babil medeniyetlerinin etkileşiminden doğmuştur. Bu arada daha da ayrımlaştırılırsa Toybee’ye göre Hıristiyanlıkla İslam Grek ve Romen medeniyetinin yaptığı etkiye birer tepki olarak doğmuşlar; Hıristiyanlık yumuşak bir tepki iken İslam sert bir tepki olmuştur.
Bu tez medeniyetlerin diğer medeniyetleri hem etkisiyle hem de onlara karşı olan tepkiyle doğduğunu ileri sürmektedir. Toynbee İslam’a coğrafî ve zamansal bir mekan sunmaktadır. Kendi ifadesiyle “Bizim üvey kardeşimiz İslâm da kıtada (Asya) iyice yetişmiş; İslâm’ın sınırları Asya kıtasının Kuzey Batı Çin’deki merkezinden Asya’nın Afrika yarımadasındaki Batı sahillerine kadar uzandığını” belirtmektedir.
İslâmı medeniyet sıfatıyla birlikte kullanan Üçyiğit, İslâm medeniyetinin dinin etkisinde şekillendiğini ve bu medeniyeti terkip eden çeşitli unsurlar olduğunu belirtir. Bu unsurları 1)İslâm dini ve onun emir ve yasaklarının tanımladığı alan, 2)İslâm devleti geleneği, 3) Müslüman toplumların iktisadi hayatı, 4) sosyal hayatın yapısı, 5) eğitim öğretim sistemi, 6) milli ve felsefi gelişmeler, 7) edebiyat ve nihayet 9) güzel sanatlar oluşturmaktadır. Bu alanların tümü İslam’ın helal-haram ayrımının etkisiyle veya bu ayrımın farklılaşan yorumlarıyla şekillenmiştir.
Ancak yine de Üçyiğit İslâmiyet ve İslâm medeniyetini ayırmakta, İslam medeniyetinin ömrünü tamamlamış olduğunu, ama İslam medeniyetinin hiç bir kutsal mahiyeti mevcut olmadığı halde İslâmlığın devam etmekte olduğunu düşünmektedir. Türkler Müslüman olunca bugün artık ölü olan İslam medeniyeti içerisine çekilmişler ve bu durum kültür ve medeniyetlerine de yepyeni bir şekil vermiştir.
Medeniyetlerin dinden etkilendiği tezine paralel olarak Türkiye’nin günümüzdeki konumu açısından Levent Köker’in Türkiye’de orta direk’in yeni kentlilerin de katkısıyla pekişen tarihsel olarak köklü bir İslâm kültürün varlığına ilişkin vurgusu önemlidir. Bu vurgu Türkiye’de hala dinin kültür ve dolayısıyla medeniyet açısından taşıdığı önemin altını çizmektedir.
Medeniyetlerin kültürlere ne getirdikleri tartışılabilir. Uygar (medeni) toplumlardaki Batı esas alınarak yapılan önemli bir tez şudur; Yunan ve Roma toplumu, kişinin topluma vatandaşın devlete itaati üzerine kuruldu.... Bunlar hayatın tek amacının tanrıya yakınlaşmak ve ruhun kurtulması olduğunu telkin eden doğulu dinlerin ortaya çıkışıyla önemini yitirdi. Dindarlar dünya hayatını küçümsemeye başladılar. Cennet düşüncesine dalmış insanlar, yurtsever kahraman olma idealinin yerini aldı. Yeryüzü buna bağlı olarak fakirleşti. İnsanlar bugünün hayatı yerine ahireti kapsayan gelecek hayata yöneldiler. Siyasal hayat çözüldü ve bu basit fikir bin yıl sürdü. Ancak Aristo felsefesi ve eski sanat ve edebiyatın dirilişi Avrupa’nın hayat ve idarenin eski idealine, daha insanca bir dünya görüşüne dönüşünü doğurdu. Doğulu istila dalgası geri çekiliyordu ve hala da çekilmekte.
Bu alıntıyı yapan Toynbee 1906’da ileri sürülen bu tezin kendi görüşüyle çatışan yönleri olduğunu ileri sürmektedir. Zira sorun yükselen Batı Medeniyetinin insanın ihtiyaçlarını gerçekten karşılayıp karşılayamacağı üzerinde düğümlenmektedir.
Evet Batı Medeniyeti insanların ihtiyaçlarını zannedildiği gibi karşılayamamıştır. Yabancılaşma bölümünde değinilecektir. Ama Batı medeniyetinin ürettiği çözümsüzlük insanları Afrika’da çözüm aramaya itmiştir. Örneğin Toynbee Antropologlara göre Orta Afrika Negritolarının (yerli) tanrı-insan ilişkileri konusunda saf ve yüce inanışlarının var olduğunu, bu inanışın korunması gerektiğini ve bunların insanlığımıza yeni bir soluk verebileceğini ileri sürmektedir.
Bugün Batı Medeniyeti bu arayıştadır; ama aynı medeniyet dünyayı istila etme eğilimdedir. “Gelişen Batı medeniyeti dünyada diğerlerinden daha hızla yayıldı... Çinli ve Türklerin yalnızca Batının tekniğini (sanayi sistemi ve kuruluşlarını) ve kültürümüzün yüzeysel görünüşlerini (fötr şapka, ve sinemalar gibi önemsiz şeyleri) değil fakat bizim toplumsal ve siyasal kurumlarımızı, Batılı kadınların statüsünü batılı hükümet sistemini benimsediklerini görüyoruz... Bütün dünyanın Batılılaşması artık kaçınılmaz bir olay(dır)”.
Medeniyete ilişkin bu tartışmalara John U.Nef, sorusuyla yeni bir boyut kazandırır. “Acaba insanların birbirleriyle olan günlük münasebetlerinde incelik ve zarafete doğru önemli bir ilerleme olmuş mudur?” Medeniyet Robertson’un ortaçağ sonlarında oluştuğunu söylediği “zarafet ve inceliği içine alan” bir tabirdi.
Görülüyor ki medeniyet din olgusuyla uzaklık-yakınlık ilişkisi açısından tanımlamakta, gelişimi teknik gelişimle paralelleştirilmekte ve bugün Batı medeniyeti için tıkanma işaretleri daha 1950 li yıllarda verilmeye başlamaktadır.
1. Medeniyet
Medeniyet kavramının oluşumu kültür kavramıyla ilişkilendirilerek ortaya çıkmıştır. Medeniyet bir sosyal kültür biçimi olarak ortaya konmaktadır.
Kültür Tylor’un tanımında “bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, örf ve adetlerden ve insanın toplumun bir üyesi olarak ürettiği bütün yeteneklerden oluşmuş karmaşık bir bütün olarak tanımlanmaktadır. Her insan gurubu kendisini diğerlerinden ayıran düşünce ve aksiyon örneklerini zamanla geliştirir ve işte bu soyut örnekler kültürü oluştururlar. Kültür toplumun taşıdığı ve öteden beri getirdiği sosyal mirasın bir bütünüdür. Diğer bir deyişle kültür toplum bireylerinin kişiliklerine biçim veren öğrenilen bir tavır ve hareket biçimidir.
Tüm toplumların birer kültür zemini oluşturdukları açıktır. Ancak medeniyetin başlangıcı şehirlerin meydana çıkmasıyla başlamıştır. Doğu Akdeniz bölgesinde yazım tam geliştirildiğinde medeniyetin ayrılmaz Özel’iklerinden olan bu gelişme medeni şehir toplumlarının yükselişini de sağlamıştır.
Kültür tiplerine ilişkin çeşitli sınıflamalar yapılmıştır. Bu sınıflamalardan biri daha sonra modernlikle ilişkilendirilecek olan uygar (medeni) kültür, diğeri de ilkel kültürdür. Bu ikisi arasındaki ayrım şöyle oluşur; Bir kültür yazılı bir dile, bilime, felsefeye ve yüksek derecede uzmanlaşmış iş bölümüne, karmaşık bir teknolojiye ve siyasal sisteme sahip olduğunda bu kültür uygar kültür (medeniyet) halini alır. Buna karşılık ilkel kültürlerin bilgileri gündelik hayat ihtiyaç ve sorunlarını karşılayan pratik bilgilerden ibarettir. İlkel kültürde köy çocuğunun pratik hayat bilgisi şehir çocuğunda fazladır. Uygar kültürde ise bilgi iyice gelişmekte, karmaşıklaşmakta ve bilginin sadece bir kısmına sahip olunabilmektedir.
Durkheim’in önderliğinde 20.YY. Antropologları ilkel insanın kişi şuuruyla değil, topluluk psikolojisiyle hareket ettiğini, kişi psikolojisinin uygarlık belirtisi olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Bir süredir literatürde ilkel ve medeni (uygar) sınıflandırmasına muhatap olan kültürler, şimdi yeni bir sınıflandırmayla yüz yüzedirler. Bu defa medeniyetin kapsamı daha da daraltılmış gibidir. Modernleşme kuramı modern ve geleneksel olarak nitelenen iki toplum tipinin karşılaştırmasına dayanır. Bu ayrımlaştırmada modernlik medeniliğe tekabül ettiği halde, geleneksellik tam olarak ilkelliği kapsamamaktadır. Bunun yerine geleneksellik ilkellikten modernleşmeye uzanan tek yönlü gelişim çizgisinde modernlikten önceki gelişim safhalarını ifade etmektedir.
Toynbee medeniyetlerin kaçınılmaz olarak doğum, büyüme, çözülme ve yıkılma süreçlerini yaşadığını böylece medeniyetlerin birbirlerinin üzerine oturdukları tezini ileri sürer. Bu süreçte dinlerin konumu ilginçtir. Bu süreç dinleri yükseltmekte; dinlerin basamak taşları olarak kullandıkları vahiy ortamını medeniyetlerin yıkıntıları sağlamaktadır.
Toynbee medeniyetleri insan toplumlarını Batı, İslam, Uzak Doğu, Hint şeklinde sınıflandıran bir olgu içerisinde algılamakta; bu isimlerin akılda, din, mimari, resim üslup ve gelenek açısından farklı şeyler uyandırdıklarını düşünmektedir.
Medeniyetler sürekli bir etkileşim halindedir. Hıristiyanlık ve İslâm Suriye ve Yunan medeniyetlerinin etkileşiminden, Yahudilik ve Zerdüştlük ise Suriye ve Babil medeniyetlerinin etkileşiminden doğmuştur. Bu arada daha da ayrımlaştırılırsa Toybee’ye göre Hıristiyanlıkla İslam Grek ve Romen medeniyetinin yaptığı etkiye birer tepki olarak doğmuşlar; Hıristiyanlık yumuşak bir tepki iken İslam sert bir tepki olmuştur.
Bu tez medeniyetlerin diğer medeniyetleri hem etkisiyle hem de onlara karşı olan tepkiyle doğduğunu ileri sürmektedir. Toynbee İslam’a coğrafî ve zamansal bir mekan sunmaktadır. Kendi ifadesiyle “Bizim üvey kardeşimiz İslâm da kıtada (Asya) iyice yetişmiş; İslâm’ın sınırları Asya kıtasının Kuzey Batı Çin’deki merkezinden Asya’nın Afrika yarımadasındaki Batı sahillerine kadar uzandığını” belirtmektedir.
İslâmı medeniyet sıfatıyla birlikte kullanan Üçyiğit, İslâm medeniyetinin dinin etkisinde şekillendiğini ve bu medeniyeti terkip eden çeşitli unsurlar olduğunu belirtir. Bu unsurları 1)İslâm dini ve onun emir ve yasaklarının tanımladığı alan, 2)İslâm devleti geleneği, 3) Müslüman toplumların iktisadi hayatı, 4) sosyal hayatın yapısı, 5) eğitim öğretim sistemi, 6) milli ve felsefi gelişmeler, 7) edebiyat ve nihayet 9) güzel sanatlar oluşturmaktadır. Bu alanların tümü İslam’ın helal-haram ayrımının etkisiyle veya bu ayrımın farklılaşan yorumlarıyla şekillenmiştir.
Ancak yine de Üçyiğit İslâmiyet ve İslâm medeniyetini ayırmakta, İslam medeniyetinin ömrünü tamamlamış olduğunu, ama İslam medeniyetinin hiç bir kutsal mahiyeti mevcut olmadığı halde İslâmlığın devam etmekte olduğunu düşünmektedir. Türkler Müslüman olunca bugün artık ölü olan İslam medeniyeti içerisine çekilmişler ve bu durum kültür ve medeniyetlerine de yepyeni bir şekil vermiştir.
Medeniyetlerin dinden etkilendiği tezine paralel olarak Türkiye’nin günümüzdeki konumu açısından Levent Köker’in Türkiye’de orta direk’in yeni kentlilerin de katkısıyla pekişen tarihsel olarak köklü bir İslâm kültürün varlığına ilişkin vurgusu önemlidir. Bu vurgu Türkiye’de hala dinin kültür ve dolayısıyla medeniyet açısından taşıdığı önemin altını çizmektedir.
Medeniyetlerin kültürlere ne getirdikleri tartışılabilir. Uygar (medeni) toplumlardaki Batı esas alınarak yapılan önemli bir tez şudur; Yunan ve Roma toplumu, kişinin topluma vatandaşın devlete itaati üzerine kuruldu.... Bunlar hayatın tek amacının tanrıya yakınlaşmak ve ruhun kurtulması olduğunu telkin eden doğulu dinlerin ortaya çıkışıyla önemini yitirdi. Dindarlar dünya hayatını küçümsemeye başladılar. Cennet düşüncesine dalmış insanlar, yurtsever kahraman olma idealinin yerini aldı. Yeryüzü buna bağlı olarak fakirleşti. İnsanlar bugünün hayatı yerine ahireti kapsayan gelecek hayata yöneldiler. Siyasal hayat çözüldü ve bu basit fikir bin yıl sürdü. Ancak Aristo felsefesi ve eski sanat ve edebiyatın dirilişi Avrupa’nın hayat ve idarenin eski idealine, daha insanca bir dünya görüşüne dönüşünü doğurdu. Doğulu istila dalgası geri çekiliyordu ve hala da çekilmekte.
Bu alıntıyı yapan Toynbee 1906’da ileri sürülen bu tezin kendi görüşüyle çatışan yönleri olduğunu ileri sürmektedir. Zira sorun yükselen Batı Medeniyetinin insanın ihtiyaçlarını gerçekten karşılayıp karşılayamacağı üzerinde düğümlenmektedir.
Evet Batı Medeniyeti insanların ihtiyaçlarını zannedildiği gibi karşılayamamıştır. Yabancılaşma bölümünde değinilecektir. Ama Batı medeniyetinin ürettiği çözümsüzlük insanları Afrika’da çözüm aramaya itmiştir. Örneğin Toynbee Antropologlara göre Orta Afrika Negritolarının (yerli) tanrı-insan ilişkileri konusunda saf ve yüce inanışlarının var olduğunu, bu inanışın korunması gerektiğini ve bunların insanlığımıza yeni bir soluk verebileceğini ileri sürmektedir.
Bugün Batı Medeniyeti bu arayıştadır; ama aynı medeniyet dünyayı istila etme eğilimdedir. “Gelişen Batı medeniyeti dünyada diğerlerinden daha hızla yayıldı... Çinli ve Türklerin yalnızca Batının tekniğini (sanayi sistemi ve kuruluşlarını) ve kültürümüzün yüzeysel görünüşlerini (fötr şapka, ve sinemalar gibi önemsiz şeyleri) değil fakat bizim toplumsal ve siyasal kurumlarımızı, Batılı kadınların statüsünü batılı hükümet sistemini benimsediklerini görüyoruz... Bütün dünyanın Batılılaşması artık kaçınılmaz bir olay(dır)”.
Medeniyete ilişkin bu tartışmalara John U.Nef, sorusuyla yeni bir boyut kazandırır. “Acaba insanların birbirleriyle olan günlük münasebetlerinde incelik ve zarafete doğru önemli bir ilerleme olmuş mudur?” Medeniyet Robertson’un ortaçağ sonlarında oluştuğunu söylediği “zarafet ve inceliği içine alan” bir tabirdi.
Görülüyor ki medeniyet din olgusuyla uzaklık-yakınlık ilişkisi açısından tanımlamakta, gelişimi teknik gelişimle paralelleştirilmekte ve bugün Batı medeniyeti için tıkanma işaretleri daha 1950 li yıllarda verilmeye başlamaktadır.
” mümkün olur. Diğer yandan “gelecekteki İslam toplumuna zihnimizde bir medeniyet tasarımı taşıyarak yaklaşmaktan doğacak olan sakınca...” ile karşılaşılır. Bu iki sakınca ile daha önce sözü edilen “gereksizlik” birleştiğinde Özel kendisini medeniyet kavramlaştırmasının karşısında bir İslamcı düşünür olarak bulmaktadır.