HuzurForuM.NeT & HuzurForuM.CoM

Tam Versiyon: İlim konusunda en geniş Tefsir'ler.1(BU SAYFA SONUNDA TÜM EKLENEN TEFSİRLR MEVCUTTUR)
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyon'a bakınız.
Sayfa: 1 2 3
Bismillahirrahmanirrahim......ALLAH'cc Hz'lerine hamd RASUL'üne onun yolundan gidenlere selam olsun


İlim sudur o var hayat var o yok hayat yok (Şehit Bayram Ali Öztürk Hocaefendi




Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) su hususu açiklamistir ki, kendisinden baska ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmislerdir). Mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'tan baska ilâh yoktur... Ali.İmran...14
[/size]


Bu âyet-i kerimede ilmin faziletine, ilim adamlarının şeref ve üstünlüğü­ne delil vardır. Çünkü şayet ilim
adamlarından daha şerefli bir kimse bulun­saydı yüce Allah ilim adamlarını birlikte sözkonusu ettiği gibi; onları da el­bette kendi ismiyle, meleklerinin ismiyle birlikte burada zikrederdi. Yüce Al­lah ilmin şerefi ile ilgili olarak

Peygamberine (sav) şunu buyurmuştur:"De ki.Rabbim, ilmimi artır." (Ta-Hâ, 20/114)
Eğer ilimden daha şerefli birşey olsaydı elbette ki yüce Allah peygambe­rine ilmini artırmasını istemesini emretmiş olduğu gibi; onun da artırılması­nı istemesini emrederdi..(Kurtubi Tefsiri..)




(İgra) İkra' bismi rabbikellezi halak* Halekal'insane min 'alak* Ikra' ve rabbükel'ekram* Ellezi 'alleme bilkalem* Allemel'insane ma lem ya'lem

Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir;Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir.. İnsana bilmediğini öğretti.(Alak..1..5





İbni Kesir Tefsir'ine göre


İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk... Hz. Aişe'nin şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah'a gelen ilk vahiy uyku halinde görülen sâdık rü'yâ şeklinde idi. Hangi rü'yâyı görürse mutlaka gün aydınlığı gibi çıkardı. Sonra ona yalnızlık hoş gösterildi. Hirâ dağına gelip orada pek çok gece ibâdete koyulurdu. Bunun için de azık alırdı. Sonra Hz. Hadîce'nin yanına gelir ve yine azığım alır giderdi. Nihayet Hirâ mağarasında iken gerçek anîden ona geliverdi. Melek orada iken gelip dedi ki: Oku. Rasûlullah (s.a.) der ki: Ben; okuyamam ki, dedim.

Rasûlullah (s.a.) dedi ki: Melek beni aldı takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve; oku, dedi. Ben; okuyamam ki, dedim. Sonra ikinci kez beni sıktı ve takatten kesildim. Sonra bırakıp; oku, dedi. Ben; okuyamam ki, dedim. Bunun üzerine üçüncü kez tutup sıktı takatimi kesti. Ve bırakıp dedi ki: «Yaratan Rabbının adıyla oku.» Bu âyeti «insana bilmediğini öğretmiştir.» kavline kadar okudu. Nihayet Rasûlullah (s.a.) boyun ile omuz arasındaki etleri titreyerek dönüp Hadîce'nin yanına geldi ve; beni örtün, beni örtün, dedi.

Korkusu ve titremesi gidinceye kadar onu örttüler. Sonra dedi ki: Ey Hadîce bana ne oluyor? Ve olanları Hz. Hadîce'ye anlattı,- kendimden endişeleniyorum, dedi. Hz. Hadîce ona dedi ki: Hayır, .asla, Seni muştulanın. Allah'a andolsun ki Allah seni hiç bir zaman için mahcûb etmez. Çünkü sen akrabalarına gider gelirsin. Sözün doğrudur, sıkıntıya katlanır, müsâfire ikram eder, haktan gelen musibetlere dayanırsın. Sonra Hadîce onu Varaka İbn Nevfel İbn Esed İbn Abd'ül-Uzzâ İbn Kusayy'm yanma getirdi.

Varaka, Hz. Hadîce'nin amcasımn oğluydu. Câhiliyet devrinde Hıristiyan olmuş ve arap-ça yazı yazabilen bir kişiydi. Arapça İncil'den Allah'ın dilediği kadarını yazmış ve sonra gözü görmez bir ihtiyar olmuştu. Hz. Hadîce dedi ki: Amcazadem, kardeşinin oğlunun başına gelenleri -dinle. Varaka: Yeğenim ne gördün? deyince, Rasûlullah (s.a.) gördüğü şeyleri ona bildirdi. Varaka dedi ki: Bu, Mûsâ (Aleyna Ve Aleykum Selam.)ya inen Nâmûs-u Ekber (Cebrail) dir. Ne olurdu keşke ben genç bir delikanlı olsaydım da, Allah seni kavminin arasından çıkarırken yaşasaydım. Rasûlullah (s.a.) dedi ki: O, beni kavmime karşı mı çıkaracak? Varaka dedi ki: Evet. Sana gelen gibi kime gelmişse mutlaka o, kavmine karşı çıkarılmıştır.

Eğer ben, senin günlerine erişirsem sana kuvvetlice destek sağlar ve yardım ederim. Ne var ki Varaka fazla durmadan vefat etti. Bir süre vahiy kesildi. Nihayet Rasûlullah (s.a.) —bize ulaştığına göre— derin üzüntüye düştü ve pekçok kerre sabahleyin kalkıp kendisini dağların tepesinden fırlatmak istedi. Ne zaman kendini atmak üzere dağın tepesine çıktıysa, Cibril (Aleyna Ve Aleykum Selam.) ona görünüp dedi kj; Ey Muhammed; muhakkak ki sen, Allah'ın gerçek Ra-sûlüsün. Bu haber onun ızdırâbıru dindiriyor, gönlü huzur buluyor ye geri dönüyordu. Bir seferinde vahiy uzun süre kesilince, aynı şekilde sabahleyin evinden çıktı. Dağın zirvesine ulaşınca Cebrail görünerek ona aynı şekilde söyledi.

Bu hadîs, Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde, Züh-rî kanalıyla tahrîc,edilmiştir. Biz, bu hadîsin senedini, metnini ve muhtelif anlamlarını Buhârî şerhimizin baş taraflarında uzun uzadıya açıkladık. İsteyen oraya başvurabilir. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur. Kur'ân'dan ilk olarak inen mübarek ve değerli âyetler, aynı zamanda Allah'ın kullarına merhamet ettiği ilk rahmet ve onlara ihsan ettiği ilk nimeti de dile getirmektedir. Bu âyetlerde insanın pıhtılaşmış kandan yaratıldığına,

Hak Teâlâ'nm ikramıyla bilmediği şeyleri öğrendiğine ve böylece ilim, şeref ve keramete nail olduğuna dikkat çekilmektedir, Bu şeref öyle bir şereftir ki; insanların atası Âdem bu şerefle meleklerden üstün kılınmıştır. İlim; bazan zihinlerde, bazan dilde/ bazan da parmak ucuyla yazılan yazıda olur. Yani zihnî bilgi, lafzı bilgi ve resmî bilgi. Resmî bilgi, ister istemez ilk ikisini gerektirir ama onlar bunu gerektirmezler.

Bu sebeple Allah Teâlâ: «Oku, Rabbm nihayetsiz kerem sahibidir. Ki O kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretmiştir.» buyuruyor. Haberde vârid olur ki; bilgiyi yazıyla kaydedin, denilmiştir. Yine vârid olan bir hadîste bildiğiyle amel eden kimseye Allah Teâlâ bilmediği şeylerin bilgisini de ihsan eder, Duyuruluyor.





Tefsir'ül Münir'e göre

"Bildiği ile amel edene Allah bilmediklerini de verir." denmiştir.
Daha sonra ise, zenginliği durumunda azan insanı kınayarak şöyle buyurdu:

"Sakın! Çünkü insan muhakkak azar. Kendini ihtiyaçtan uzak gördüğü için." Ey insan! Kendini mal, güç ve çevren ile müstağni görüp de, Allah'ın sana olan nimetlerini inkârı ve isyanda haddi aşmayı bırak, kendine gel.
İnsanın durumu hayret vericidir. Fakir ise güçsüzlüğünü hisseder, ezilir. Eli genişler, gücü ve kudreti artarsa kibirlenir, isyan eder. Müfessir-lerin ekseriyetine göre ise, burada insan ile kastedilen Ebu Cehil ve em­salidir.
Sonra ahiretteki ceza ile uyarmıştır:

"Dönüş muhakkak Rabbinedir." dönüş ve varılacak yer, başkasına değil yalnız Allah'adır. O, her insanı malını nereden toplayıp nereye har­cadığı konusunda hesaba çekecektir. Bu cümlenin, tehdit ve azmasının akı­beti konusunda uyarmak için insana hitaba dönüşen üslubuna dikkat edil­melidir.

İbni Ebi Hatim, Abdullah b. Mesud'dan rivayet etti: İki tamahkâr doy­maz: Biri ilim sahibi, diğeri dünya sahibi. Bunlar denk de olmazlar. İlim sahibi Rahman'ın rızasını artırır. Dünya sahibi ise, azgınlıkta devam eder. Abdullah sonra: "Sakın! Çünkü insan muhakkak azar. Kendini ihtiyaçtan uzak gördüğü için." ayetini okudu. Diğeri için de: "Allah'tan ancak alim kulları korkar." ayetini okudu.
Bu söz, Rasulullah (s.a.)'dan merfu olarak da rivayet edilmiştir: "İki tamahkâr doymaz: İlim isteklisi ve dünya isteklisi."

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetler aşağıdaki hususlara işaret etmiştir:
1- Allah Tealâ'nın yaratmadaki kudretinin beyanı: O yaratıcıdır. İn-sanın bir kan pıhtısından yaratılmaya başlanmasına dikkat çekilen bu ayet-i kerimeler, Kur'an'ın ilk inen bölümüdür. Onlar Allah'tan kullarına lütfettiği ilk rahmet ve nimettir.

2- Allah Tealâ Rasulullah'a (s.a.) Kur'an'ı yaratan Rabbinin adıyla ve insana bilmediklerini öğretenin adıyla okumasını emretti.

3- Allah Tealâ okuma ve yazmanın öğrenilmesini de emretti. Çünkü on­lar din ve vahiy ilimlerini bilmede, sosyal bilimlerin ispatı ve insanlar arasında yayılmasında alettirler. Bilimlerin, kültürlerin, edebiyat ve sanat­larının ilerlemesinde, uygarlık ve medeniyetlerin gelişmesinde esastırlar.

4- Allah Tealâ'nın cehalet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmak için insana bilmediğini öğretmesi, O'nun keremi ve fazlındandır. Onu ilim­le şerefli ve onurlu yapmıştır. İnsanlığın babası Âdem de meleklere onunla üstün gelmiştir. İlmin kaydedilmesi, daha sonraki nesillere intikali yazı-ve kalem iledir. Katade: "Kalem Allah Tealâ'dan büyük bir nimettir. O ol­masaydı din olmazdı, hayat sürmezdi." demiştir.

Yazının faziletleri çoktur. Öyle ki Allah, yazı ve talimi insana ihsan ederken zatını nihayetsiz kerem sahibi olmakla methetmiştir. "Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemi (yıza yazmayı) öğretendir." Yani in­sana kalem vasıtası ile bilmediklerini, ilimleri öğretti. Ya da, kalemle ona yazıyı öğretti.
Sahih bir hadiste şöyle rivayet edildi: "Allah'ın ilk yarattığı kalemdir. Ona: "Yaz." dedi. Kıyamete kadar olacakları yazdı. O Arş'ının üstünde, Zikirde kendi katındadır



Savfetü't Tefasir' göre


Âyetlerin Tefsiri

1. Bu, Hz. Peygamber (Aleyna Ve Aleykum Selam.)'e yöneltilmiş ilk ilâhî hitaptır. Bu hitapta okuma, yazma ve ilme, çağrı vardır. Çünkü ilim, İslam dininin simgesi ve sembolüdür. Yani Ey Peygamber! Bütün mahlûkâtı yara¬tan ve bütün âlemleri meydana getiren Yüce Rabbinin adıyla başlıyarak ve ondan yardım dileyerek Kur'ân'ı oku.
Bundan sonra Yüce Allah, insanın şanının yüce olduğunu göstermek için bu yaratma olayım şöyle buyurarak açıkladı:

2. Allah, Mahrukatın en şereflisi ve güzel şekilli bu insanı alakadan yarattı. Alaka, küçük kurt (embriyon) demektir. Modern tıp isbat etmiştir ki, insanın yaratılmış olduğu meni, gözle görülmeyen, ancak mikroskopla görülebilen, başı ve kuyruğu olan küçücük spermleri ihtiva et¬mektedir. En güzel yaratıcı olan Allah yücedir.Kurtubî şöyle der: Yüce Allah, insanın şerefini göstermek için burada özellikle onu zikretti. Alaka, sıvı kan parçasıdır. Rutubetli olduğu için, üzerinden geçtiği şeye yapıştı¬ğından dolayı ona bu isim verilmiştir.


3. Ey Peygamber! Oku, Rabbin yüce ve kerem sahibidir. Hiçbir kerem sahibi O'na denk olamaz ve denklikte O'na yaklaşamaz. Kul¬lara, bilmedikleri şeyleri öğretmesi, O'nun kereminin sonsuzluğunu göste¬rir.

4, 5. O, kalemle yazıp çizmeyi öğretendir. İnsanlara, bilmedikleri ilim ve bilgileri O öğretmiştir. Onları cehalet karanlıklarından ilim aydınlığına çıkaran O'dur. Yüce Allah kalem¬le yani bir vasıtayla öğrettiği gibi, her ne kadar okuma-yazma bilmeyen bir ümmî olsan da, vasıtasız olarak da sana öğretecektir. Kurtubî şöyle der: Yüce Allah, yazmayı öğrenmenin fayda ve faziletine dikkat çekti. Çünkü onda, insanın kavrayamayacağı kadar büyük faydalar vardır.

Yazmakla an¬cak ilimler tedvin edilmiş, hikmetler kayda geçirilmiş, öncekilerle ilgili haberler ve onların sözleri zaptedilmiş ve Allah tarafından indirilmiş olan kitaplar yazılmıştır. Yazı olmasaydı ne dünya ne de din işleri düzelirdi.


Şifa Tefsir'ine göre


Yaratan Rabbinin adıyla oku.

Hatipler konferanslarında ilk cümlelerine çok önem verirler. İyi bir hatip binlerce veya onlarca insana çok önemli bir konuşma yapacağında kürsiye gelip, mikrofona yaklaşıp ilk söyleyeceği söze çok dikkat eder. Niye? O cümle bütün konuşmasının bir nevi özeti sayılır da ondan.

Allah (c.c) Hz. İsa'dan sonra aradan geçen 600 küsur senelik bir aradan sonra bir Peygamber gönderiyor. Bu Peygamber en son Peygamber olacaktır. Kıyamete kadar insanların ufkunu bu peygambe¬rin getirdiği mesaj aydınlatacak. Efendimiz vasıtasıyla insanların uf¬kunu aydınlatacak bir kelam indirecek.

Bu kelamın ilk cümlesinin ilk kelimesinin ilk harfi çok önemli. Hepimizin bildiği "ikra" emri ile başlıyor ayet-i kerime.
Şöyle düşünün; bir gün siz Yunanistan'da İslâmî tebliğ etmek üzere görevlendirildiniz. İslâm'ı tebliğ etmeye ne ile başlarsınız? Nasıl bir metod takip edersiniz? Allah (c.c) bize bunu öğretiyor. "Oku" diyerek başlıyor. Ve bizim de ilk kelimemizin bu olmasını istiyor.
Yani kurtuluşumuz okumaktan geçiyor. Çünkü ilim, hayatın bir şakülüdür. Yani eğrilmeyi doğrultacak alettir derler. Ona göre kendimizi ayarlayacağız.

Kur'ân bizim şa'külümüzdür. O bizi düzeltecektir. Kur'ân'ın bizi dü¬zeltebilmesi için bizim onu bilmemiz gerekmektedir. Onun için Rabbim; "Yaratan Rabbinin adıyla oku" diyor. Buradan ilk olarak şunu anlıya-cağız. Bir kere her Kur'ân okumaya başladığımızda besmele çekeceğiz.

Kur'ân okurken şeytan size nasıl musallat olur? Şöyle olur. "Yahu şu önemli işi yapta ondan sonra Kur'ân'ı oku" dedirtiverir. Onun için dikkatli olacağız, şeytanın her türlü vesvesesine karşı Allah'a sığına¬cağız. Okumaya ve hayatımızı Kur'ân'a göre düzenlemeye dikkat edeceğiz.

Kur'ân bir eczahane gibidir. Nasıl ki, eczahanede eczacı raflarına binlerce ilacı koymuştur ve her hastalığın ilacı ayrıdır. Aynı şekilde Allah (c.c) de 114 surede (yani rafda) 6 bin küsur ilaç koymuştur. Biz de bir eczacı gibi hangi surede, hangi ayetlerin olduğunu, hangi ayetle¬rin hangi hastalığın devası olduğunu bilmemiz gerekiyor. İnsanlar bunu bizden bekliyor.
Yeni dünya düzeninde insanlar arayış içeris
inde. Bazıları art niyetle hareketler ediyorlar, ama herkes art niyetli değil. Batıda ve Doğuda inanan ve inanmayan insanlar arasında çok iyi niyetlerle, insanlığa hu¬zur getirecek bir sistemin arayışı içindeler.

Onların bu isteklerine bizim cevap vermemiz gerekiyor. Cevabımızda aklımıza göre olmasın. Çünkü insan aklı bütün insanları idare edecek kadar kapasiteli yaratılmamıştır. Bu sebeble bizim Kur'ân'ı çok iyi bilmemiz gerekir.
Yaratan Rabbinin adıyla oku! okuduğumuz ve okuttuğumuz bütün ilimlerde Allah'ın adı hatırlanmalı ve hatırlatılmalıdır.
Onun için Mazhar Osman; "bir ilim adamı, bir doktor Allah'a inanmıyorum" diyorsa "onun diploması sahtedir." demiştir. O adam eğer tıbbı okumuş olsaydı Allah'a iman etmiş olması gerekirdi demiştir. Öyleyse bütün yaratıl¬mışları yaratan Allah'ın adıyla okuyacağız.

Başta Kur'ân okuyacağız. Çünkü okunacak tabiatı yaratan Allah, aynı okunacak kitabı da indiren Allah (c.c)'tır. Zaten insanların tabiatı kirletmeleri ve tabiata zarar vermeleri Kur'ân'a göre hareket etmeme-lerindendir...



Celal Yıldırım Tefsir'ine göre


«Yaratan Rabbının adıyla oku!»

Âdem'i (Aleyna Ve Aleykum Selam.) topraktan yaratıp kendi kudret ruhundan ona üfleyen Cenâb-ı Hak, yarattığı bu seçkin canlıyı akıl, idrâk, hafıza, duygu ve düşünce gibi yeteneklerle donatmakla kalmamış,muhtaç bulunduğu eşya ve nesnelerin ismini, dolayısıyla faydalarını da ona öğretmiş ve böylece insan oğlunun mevcut yeteneklerini kullanarak her şey ve olayda Yüce Yaratanın varlığına ve birliğine dalalet eden belgeleri görmesini ve her işe Allah adıyla başlamasını emretmiştir.

O bakımdan rahatlıkla diyebiliriz ki, ilk insan vahşi, şuursuz, idraksiz değildi. Aynı zamanda ne yapacağını bilmeyen ibtidai bir hayat süren bir canlı hiç değildi.Adem(Aleyna Ve Aleykum Selam),hazırlanıp döşenen yeryüzüne indirildiği gün kendisine,insanlığına ve Peygamberliğine yakışır şekilde yaşaması için gerekli bilgiler de verilmişti.Nitekim Bakara Suresi 31-33. ayetlerle bu gerçeğin ana çizgileri belirtilmekte ve bu konuda bilgi edinmek isteyenlere ana fikir verilmektedir.

Böylece insanın menşei hakkında araştırma yapan ilim adamlarının bir takım tahminler ve varsayımlar ileri sürmelerinin anlamsız olduğu ortaya çıkıyor.Kur’an bu konuda da onlara hareket noktası belirleyerek sonuç çıkarmalarını ilham ediyor.

Gerçek bu olunca Allah adıyla okumanın buradaki anlamı nedir?Cenab’ı Hak ilk indirdiği ayette kullarına neden böyle bir emir vermektedir?Konuyu dikkatle incelediğimizde karşımıza dört yorum çıkmaktadır.Şöyle ki;

1- Okuyup öğrenmek;yazıp bilgi vermek ve bilgi toplamak insan hayatının kopmaz parçasıdır;buna(lazım-i gayr-i müfarik)de diyebiliriz.Zira dünya da ,ahiret de ancak okuyup bilgi sahibi olmamızla gerçek mutluluğa dönüşebilir.
O bakımdan okuyup yazanla okumayanlar arasındaki fark,ölülerle diriler arasındaki fark gibidir.
Okuma,tutkuların en soylusudur.Bir ülkede okumaya karşı istek artmadıkça,gaflet ve bu gafletten doğacak felaket azalamaz.
Kainat,okuyanlar için yaratılmıştır.Okuma zevkini öğrenip içine sindiren kişi,mutlu bir insandır.
Okuma hiçbir hazineyle değiştirilemeyecek kadar kıymetlidir.Okumak,yetenekleri;deneyler de okumayı geliştirir.
Şüphesiz okumakla ilgili buna benzer birçok vecizeler söylenmiştir.Biz çeşni olsun diye sadece birkaç tanesini yazdık.Ancak okunacak şey Allah’ı hatırlattığı,O’nun üstün kudretini yansıttığı ve insanı doğruya,güzele,iyiye
Yönelttiği;aklı ,zekayı ve irfanı artırdığı nisbette fayda ve hikmetine uygundur.

Bunun için Resulüllah(Aleyna Ve Aleykum Selam.) okuyup bilgi sahibi olmayı teşvik edip, ilmin vatanı olmadığına işarette bulunurken şu dört şeyden Allah'a sığınmşıtır: «Allahıml Korkmayan kalpten, doymak bilme¬yen nefisten, fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.» (Müslim, Zikir: 73; Ebu Davud, Vitr: 32; Tirmizi, Deavat: 68

2- Okumaya, kitap yazmaya, öğrenmeye ve öğretmeye Allah'ın adı¬nı anarak başlamamız, hem insan, hem de Müslüman olmamızın gereğidir. Zira Allah'ı anmaktan uzak ve kopuk bir okuma, aklı, zekâyı geliştirebilir) ama kalbi ve ruhu cılız bırakır, vicdanı silik hale sokabilir.

Böylece insanın iç yapısında meydana gelen dengesizlik, onun günlük,hayatına da sirayet eder. Unutmamak gerekir ki, en faydalı insan, en dengeli yetişendir. Den¬geli beslenmeye muhtaç olduğumuz kadar, dengeli eğitim ve öğretime de muhtacız.
Resûlüllah (Aleyna Ve Aleykum Selam.) Efendimiz bu hususu şöyle belirtmiştir: «Anlamlı ve yararlı olan her söz ve ise Bismillah i'r- Rahman i'r-Rahîm ile başlanmazsa, o noksandır, bereketsizdir.»(Suyuti, Camiu’s-sağir: 2/92)

3- Her şey ve olayda Allah'ın kudretinin izini görüp satırlarını oku¬mak; yaratılıp istifademize bırakılan şeylerden yararlanırken Cenâb-ı Hakk'ın yegâne nzık veren ve tek yaratan olduğuna inanmak, kul ile Rab-bısı arasındaki engelleri kaldırır ve böylece kulu Allah'a yaklaştırıp onu faziletli bir düzeye getirir.

4- Hilkatin bütün safha ve kademelerinde Cenâb-ı Hakk'ın plân ve programını okumak suretiyle O'nun yegâne yaratan olduğunu idrâk etmek de «oku!» emrinin kapsamına girmektedir
KARDEŞ EMEĞİNE SAĞLIK RABBİM SENDEN RAZI OLSUN
Bismillahirrahmanirrahim......ALLAH'cc Hz'lerine hamd RASUL'üne onun yolundan gidenlere selam olsun..


Evvela yapılan bu çalışmanın verimli,istifadesi bol ve hayırlı bi çalışma olmasını niyaz ediyorum. Yapılan bu çalışma yaklaşık 14 tefsir kitab'ından istifade edilerek hazırlanmıştır.

İbni Kesir,Taberi, Kurtubi ,Elmalılı, Mevdudi, mefatihü-l gayb,Belagat,Tefsirül Münir, Ettevsir'ül hadis ,Şifa Tefsir'i, El Veciz, Ahkam Tefsir'i, Safvetü-t Tefasir, Muhammed,Gazali tefsir'lerinden ve degişik Tefsir Kitapların 'dan istifade edilerek hazırlanmıştır.Bir mevzuyu yaklaşık 14 Tefsir sahibine yani Müfessir'e göre yazmaya gayret edilmiştir.

Degişik yorumlar ve görüşlerinde oldugu bu İlim le alakalı mevzuları içine alan yazımız İnternet ortamında degil günümüzde ortamında bile bu kadar geniş bi şekilde değerlendirilmemiştir.Çok tefsir kitaplarından baktım ama bu kadar derin oldugunu görmedim İNŞAALLAH bu yazımız cok detaylı olacak ve Tefsir alanında büyük bi eser olarak bu mevzuda internet ortamında istifadenize sunulacaktır.Yapılan tefsir'ler Müfessir'leri belirtilerek hangi Tefsir kime aitse bildirilecektir.

Ayet ve Hadis şerif'lerde kaynaklarıyla beraber verilecek bu vesile ile bütün şüphe edilecek şeylerin İNŞAALLAH önü kesilecektir.ALLAH'ın izni ilede Sahabe,Tabiin, Fakif,Ulema,Alim'lerinde sözlerine yer verilecektir.ALLAH'tan başarı sizlerden dua beklerim..




İlim sudur o var hayat var o yok hayat yok (Şehit Bayram Ali Öztürk Hocaefendi)


Hadis-i Şerif'ler

***Kim ilim ögrenmek için yola çikarsa, Cenâb-i Hak onun için cennet yolunu kolaylastirir. (Et-Tergib ve’t-Terhib 1/68..

***Evinden ilim talebi için çikan hiç kimse yoktur ki, melekler yaptigi isten râzi olduklari için kanatlarini onun yoluna sermis olmasinlar. (Et-Tergib ve’t-Terhib 1/68..

***(Hakîkî) âlim için, denizdeki baliklara varincaya kadar gökte, yerde ne varsa hepsi Allah’tan magfiret diler. (Ibn-i Mace 1/87
***"Hikmetli söz mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa, hemen almaya ehaktır."(Tirmizi ilim..).



***İLİM***



İnnema yahşellahe min ibadihil ulema' innellahe azızün ğafur
Allahtan, kulları içinde, ancak âlimler korkar (S. Fâtır, 28..



İbn-i Abbas radıyallâhü anhümâya göre,âyet-i kerimesinin mânâsı şudur
Allahtan, kullarının içinden, ancak onun ceberûtunu, izzetini, saltanâtını bilenler korkar. Burada âlimlerden murad, Cenâb-ı Hakkı sıfatlarıyla bilip de, onu tâzim edenlerdir. Kimin ilmi artarsa, o nisbette Allah korkusu da artar.


. İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe ve İbn-i Sîrîn rahımehümallâh hazerâtına göre, âyet-i celîlede geçen haşyetten murad tazimdir, büyük saygıdır. Haşyetin şartı ise, mârifetullahtır, Cenâb-ı Hakkın sıfat ve fiillerini bilmektir





İbni kesir Tefsir'ine göre

«Allah'tan ancak bilgin kulları korkar.» Allah'tan ancak bilgin ve âlim kullan gerektiği gibi korkarlar. Çünkü güzel isimlerle ve mükemmel sıfatlarla nitelenen Alîm, Kadîr ve Azîm olan Allah'ın azameti ne kadar daha mükemmel bir bilgiyle bilinirse, ondan korkup ürper-mek de daha muazzam ve daha fazla olur. Nitekim Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'ın bu âyet-i kerîme hakkında şöyle dediğini bildirir: Allah'ın her şeye gücünün yettiğini bilen âlim kulları ancak Allah'tan korkarlar.

îbn Lehîa da... İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakleder: O'na hiç bir şeyi ortak koşmayan, helâlim helâl sayan, haramını haram kabul eden, buyruğunu koruyan ve bir gün mutlaka O'na ulaşacağını kesinkes bilip, yaptıklarından hesaba çekileceğini kabul edenler Rah-mân'ı bilendir.

Saîd İbn Cübeyr der ki: Haşyet, seninle Allah Azze ve Celle'ye isyanının arasına giren şeydir.
Hasan el-Basrî der ki: îmân; görmeyerek Rahmân'dan haşyet edenin îmânıdır. Allah'ın teşvik ettiği şeye rağbet eden ve hoşlanmadığı şeyden kaçmanın îmânıdır. Sonra Hasan el-Basrî, «Allah'tan ancak bilgin kulları korkar.» âyetini okumuştur.

Abdullah îbn Mes'ûd (r.a.) der ki: Bilgi, çok sözden ibaret değildir. Ancak bilgi, çok haşyetten ibarettir.
Mısır'h Ahmed İbn Salih, İbn Vehb kanalıyla Mâlik'in şöyle dediğini bildirdi: İlim, çok rivayetten ibaret değildir. İlim, ancak Allah'ın kişinin kalbine koyduğu bir nurdur. Mısır'lı Ahmed İbn Salih der ki: Bunun anlamı şudur: Çok rivayetle haşyete ulaşılamaz. Allah Azze ve Celle'nin uyulmasını emrettiği ve farz kıldığı bilgi, Kitâb ve Sünnet'-in bilgisidir.

Sonra da sahâbe'nin —Allah onlardan razı olsun— getirdikleriyle onları ta'kîb eden müslüman imamların getirdikleri şeylerin bilgisidir. Bu bilgi, ancak rivayetle elde edilir. Bu takdirde İmâm Mâ-lik'in sözünün te'vîli şöyle olur: İlim; bilginin anlaşılıp bunların anlamlarının bilinmesi için istenen bir nurdur.

Süfyân es-Sevrî, Ebu Hayyân kanalıyla bir adamın şöyle dediğini nakletti: Üç tür bilgin olduğu söylenirdi: Biri Allah'ı ve Allah'ın emirlerini bilen. Diğeri Allah'ı bilip Allah'ın emirlerini bilmeyen, üçüncüsü de Allah'ın emirlerini bilip Allah'ı bilmeyen bilgin.

Allah'ı ve emirlerini bilen, Allah'tan korkup Allah'ın hududunu ve farzlarım bilen bilgindir. Allah'ı bilip Allah'ın emirlerini bilmeyen bilgin ise, Allah'tan korkup Allah'ın hududunu ve farzlarını bilmeyen kimsedir. Allah'ın emirlerini bilip Allah'ı bilmeyen bilgin ise, Allah'ın hududunu ve farzlarını bilip te Allah Azze ve Celle'den korkmayan bilgindir.




Kurtubi Tefsir'ine göre

Kulları arasında Allah´tan ancak alimler korkar. Şüphesiz Allah, Aziz¬dir, Gafurdur." Bu buyruk ile, Allah´ın kudretinden korkan ilim adamları kas¬tedilmektedir. Yüce Allah´ın herşeye kadir olduğunu bilen bir kimse günah dolayısıyla cezalandıracağına da kesinlikle inanır. Nitekim Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas´tan yüce Allah´ın: "Kulları arasında Allah´tan ancak alimler korkar" buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bunlar yüce Al¬lah´ın herşeye kadir olduğunu bilen kimselerdir.

er-Rabî´ b. Enes dedi ki: Allah´tan korkmayan bir kimse alim değildir. Mü-cahid de şöyle demiştir: Alim ancak Allah´tan korkan kimsedir. İbn Mes´ud´dan da şöyle dediği nakledilmiştir: İlim olarak yüce Allah´tan korkmak, cahillik olarak da gurura kapılmak yeterlidir.

Sa´d b. İbrahim´e: Medinelilerin en fakihi kimdir? diye sorulmuş, o da: Ara¬larından Rabblerine karşı en çok takvalı olanlarıdır, diye cevab vermiştir.
Yine Mücahid´den şöyle dediği nakledilmiştir: Fakih (dinde derin bilgi sa¬hibi) ancak yüce Allah´tan korkan kimsedir.

Ali (r.a)´dan da şöyle dediği nakledilmiştir: Gerçek anlamıyla fakih, insan¬lara Allah´ın rahmetinden ümit kestirtmeyen, Allah´a isyan etmeleri için on¬lara ruhsatlar bulmayan, Allah´ın azabından emin olmalarına sebep teşkil et¬meyen, başkasına duyduğu arzu sebebiyle Kur´ân´dan yüz çevirmeyen kim¬sedir. Çünkü ilimsiz ibadette hayır olmadığı gibi, fıkhı bulunmayan ilimde hayır yoktur, tedebbürü (iyiden iyiye düşünmeyi) olmadan da kıraat (Kur´ân okumak) olmaz.

Darimî Ebu Muhammed, senedini kaydederek Mekhul´den şöyle dediği¬ni nakletmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Alimin, abide olan üstün¬lüğü benim sizden en alt mertebede olanınıza göre üstünlüğüm gibidir." Da¬ha sonra şu: "Kulları arasında Allah´tan ancak alimler korkar" âyetini oku¬du.
Bize Hammad b. Zeyd anlattı: O Yezid b. Hazim´den dedi ki: Bana amcam Cerir b. Zeyd anlattı: O Tubey´i, Ka´b´tan rivayetle şöyle derken dinlemiş: Ben amelden başka maksatla ilim öğrenen, ibadetten başka maksatla fıkıh öğre¬nen, âhiret ameliyle dünya isteyen, kalbleri Ebu Cehil karpuzundan daha acı olmakla birlikte koyun postları giyinen kimseleri, niteliklerini biliyorum.

(Yü¬ce Allah, haklarında şöyle buyurmaktadır): Onlar Benim rahmetime mi alda¬nıyorlar? Beni mi kandırmaya çalışıyorlar? Kendi zatıma yemin ederek söy¬lüyorum ki; onlar için aralarında bulunan aklı başındaki kimseleri dahi şaş¬kın bırakacak bir fitnenin zamanını bekliyorum.[49](Darimi I 102..


Tefsir'ül Münir Veybe Zühayli'ye göre

"Kulları arasında Allah'tan gerçekten korkanlar ancak âlimlerdir." ifa¬desi sıfatın mevsufa tahsis edilmesi, Allah korkusunun âlimlere tahsis edilmesi (kasr) sanatı yapılmıştır..
Kulları arasında Allah'tan gerçekten korkanlar, ancak âlimlerdir." Mekke halkı gibi cahil olanlar bunun hılafmadır. Zira korkunun şartı korkulanın bilinmesi, onun sıfatlarının ve fiillerinin bilinmesidir. Kim onu daha çok tanıyorsa, ondan daha çok korkacaktır.

Bunun için Buhari, Müslim ve Neseî'nin Enes'ten rivayet ettikleri ha-dis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah'tan en çok ür¬pereniniz ve O'ndan en çok korkanınız benim." "Azız" en üstün olan ve ezici güce sahip olandır. "Gafur" tevbe eden mümin kullarının günahlarını çok bağışlayandır. "Şüphesiz ki Allah Azizdir, Gafur'dur.
" ifadesi Allah korku¬sunun vacip ve şart olduğunun sebebini beyan etmektedir.
"Allah'ın kitabını okuyanlar," Kur'an-ı Kerim okumaya devam edenler, "namazı dosdoğru kılanlar," namazı vakitlerinde bütün erkânı ve zikirle-riyle eda etmeye devam edenler, "kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler" ki bu ifadeyle nasıl mümkün olursa olsun infak etmeye teşvik edilmektedir.

Ancak gizlice yapılan infak, açık yapılan infaktan da¬ha üstündür. Bu kimseler "tükenmeyecek", kesada uğramayacak ve hüsran¬la yok olmayacak "bir kazanç" taatin sevabının elde edilmesi kazancını "umarlar."

Allah'ın birliği ve kudretine delâlet eden kâinattaki değişik cins ve renklerdeki manzaraların anlatıldığı bir başka delildir. Bunun gereği olarak kâinat ilimlerini iyi bilen âlimler kâinatın azametini en iyi idrak eden insanlar olup dolayısıyla Allah'tan en çok korkan kimseler olmuşlar¬dır.

Bunun ardından Allah'ın kitabıyla amel eden âlimlerin durumu beyan edilmiştir. Bunlar itaatlerinden dolayı Allah'ın sevabını uman kimselerdir.
"Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin?" takriri istifhamdır (cevap alma maksadı ile değil, kabul ettirme maksadı ile sorulan sorudur). Ayrıca burada hayret etme anlamı bulunmaktadır"Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin?" Bilmez misin, demek¬tir. Buradaki görmek kalbin görmesi, yani bilmek anlamındadır.



"Biz bu su ile değişik renklerde meyveler çıkarmışızdır." Cinsleri, sınıfları, durumları ve sarı, kırmızı, yeşil, beyaz ve siyah gibi renkleri değişik meyveler çıkar¬mışızdır..Fatır 27

Yeryü¬zünde birbirine komşu birçok toprak parçaları vardır. Bu topraklarda üzüm bağları, ekinler, toplu ve ayrı hurma ağaçları yer alırlar. Aynı suyla sulanmalarına rağmen, onları tat ve şekil yönünden birbirinden farklı kıl-mışızdır. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir kavim için nice ibretler vardır." (Ra'd, 13/4..



Allah Tealâ bu varlıkîardaki renk bakımından farklılığı zikretmek¬tedir. Zira bu farklılık Allah'ın kudretinin ve Onun eşsiz sanatının en büyük delillerinden biridir. Allah Tealâ, önce meyvelerdeki renklerin çeşit¬liliğini, sonra da cansız varlıkîardaki, daha sonra insanlardaki ve hayvan¬lardaki renk çeşitliliğini zikretti.

Hafız Ebubekir el-Bezzar, İbni Abbas (r.a.)'den naklediyor: Bir adam, Peygamberimiz (s.a.)'e geldi.
- Rabbin (varlıklara) boya vurur mu? diye sordu. Peygamberimiz (s.a.):
- Evet, silinmeyen bir boya; kırmızı, sarı, beyaz, diye buyurdu.
Cenab-ı Hak daha sonra bunun güzelliğini ve inceliklerini bilen kim¬seleri -yani âlimleri- zikretmektedir..


Kulları arasında Allah'tan gerçekten korkanlar ancak âlimlerdir. Şüphesiz ki Allah Azizdir, Gafur'dur." Ancak Allah'ı tanıyan ve O'na lâyık yüce sıfatları ve güzel fiillerini bilen, dilediğini yapma hususunda muaz¬zam kudretini bilen âlimler Allah'tan korkarlar. Allah'ı kim daha iyi bilir¬se, Ondan daha çok korkar. Kim de Allah'tan korkmuyorsa; o kimse âlim değildir. "Alim'den murad tabiat ve hayat ilimlerini ve kâinatın esrarını bilen kimsedir.

Alimlerin Allah'tan korkmalarının sebebi, Allah'ın kâfirlerden in¬tikam almakta gayet güçlü olması, kendisine iman edenlerin ve kendisine yönelenlerin günahlarını çok bağışlayıcı olmasıdır. Cezalandıran ve sevap verenin hakkı, kendisinden korkulmasıdır. Bu ise korku ve ümidi gerekli kılar. Cenab-ı Hakk'm "intikam sahibi ve Azîz" olması tam korkuyu gerek¬tirir. Onun "Gafur" olması mükemmel ümidi gerektirir.
İbni Abbas diyor ki: Rahman'ı bilen "âlim" kendisine hiçbir şeyi şirk koşmayan, O'nun helâllerini helâl kılan, haramlarını da haram kılan, Onun vasiyetini tutan, Onun huzuruna çıkacağını ve ameli sebebiyle he¬saba çekileceğini yakînen bilen kimsedir.

Hasan-ı Basrî diyor ki: "Âlim" Rahman'dan O'nu görmediği halde kor¬kan, Allah'ın teşvik ettiği şeyleri teşvik eden, Allah'ın buğzettiği şeylerden uzaklaşan kimsedir. Daha sonra da şu ayeti okudu: "Kulları arasında Al-lah'tan gerçekten korkanlar ancak âlimlerdir. Şüphesiz ki Allah Azizdir, Gafur'dur."
Said b. Cübeyr diyor ki: "Haşyet", seninle Allah'a isyan arasında perde olan ürperti, Allah korkusudur.

Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'m şu sözü naklediliyor: Alim çok hadis-i şerif bilen kimse değil, Allah'tan çok ürperen kimsedir.
İmam Malik diyor ki: İlim çok rivayette bulunmakta değildir. İlim an¬cak Allah'ın kalbe koyduğu bir nurdur.
Cenab-ı Hak daha sonra Allah'ın kitabını bilen ve onunla amel eden¬lerin durumunu haber vererek şöyle buyurdu:

"Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler, tükenmeyecek bir kazanç umarlar." Yani Kur'an-ı Kerim okumaya devam edenler, Kur'an-ı Kerim'de-ki farz kılınan namazları vakitlerinde bütün erkânı ve şartlarıyla huşu içerisinde kılmak ve Allah'ın kendilerine verdiği lütuf ve rızıklardan gece-gündüz gizli-açık infakta bulunmak gibi farzları işleyen kimseler taat-lerine karşılık Allah'tan mutlaka meydana gelecek sevabı talep ederler.
Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır



"Böylece Allah, onların mükafatını eksiksiz verir ve lutfuyla da artırır. Şüphesiz O, çok affedicidir ve şükrün karşılığını bol bol verendir."
Böylece Allah onlara yaptıklarının sevabını tam olarak verir ve onlara akıllarına hiç gelmeyen ziyadelerle kat kat lütufta bulunur. O şüphesiz on¬ların günahlarını çok affeden, onların az olan taatleri ve amelleri ile şükre karşılığı bol bol verendir.


"Allah iman edip salih amel işleyen¬lerin mükâfatlarını eksiksiz verecek ve lutfundan daha da artıracaktır." (Nisa, 4/173.. "Böylece Allah'ın kendilerini işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandıracak ve lutfundan kendilerine daha da fazlasını ihsan edecektir." (Nur, 24/38..


Fahruddin Er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb,a göre


İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan, yine böyle renkleri çeşit çeşit olanlar vardır. Allah'tan, ancak âlim kullan korkar. Şüphesiz Allah azfz ve gafurdur"
(Fâtır. 28..


Bu ayet, Allah Tealâ'nın kudret ve irâdesine getirilen bir başka delildir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak sanki, içinde bulunduğumuz bu alemdeki, yani terkibler (bileşikler) alemindeki mahlukâtta bulunan delilleri ikiye ayırmıştır: Canlılarda olan, cansızlarda olan... Cansızlar da, ya bitkiler, ya madenlerdir. Bitkiler, cansızların (hareketsizlerin) en kıymetlisi olup, Hak Teâlâ buna, "O (yağmurla) çeşit çeşit meyveler çıkardı" buyurarak işaret etmiştir.

Daha sonra madenlerden de, "Dağlardan da..." ifadesiyle bahsetmiş, bunun peşisıra da canlılardan bahsederek, işe onların en şereflisi olan insanla başlayıp, "insanlardan..." demiş, sonra hayvanları zikretmiştir. Çünkü hayvanların insana faydası, bu hayvanların canlı olmaları haline Dağlıdır. Davarların faydası ise, onlardan yeme ile ilgilidir. Yahut söyle de diyebiliriz: "dâbbe" denilince Örfen at akla gelir. At ise, insanlardan sonra canlıların en Kıymetlisidir.


Ayetteki, "renkleri çeşit çeşit" ifadesiyle ilgili olarak şunu deriz: Bu varlıkların bizzat kendileri Allah'ın kudretine ve iradesine delil oldukları gibi, renklerinin farklı farklı oluşu da buna delildir. Ayetteki ifadesindeki zamirin müzekker getirilişi, sanın bunlar cümlesinden olarak zikredilmesinden ve zamiri müzekker getirmenin daha evla ve üstün oluşundan dolayıdır.

Cenâb-ı Hak sonra "Allah'tan ancak âlim kullan korkar. Şüphesiz Allah, aziz ve gafurdur" buyurmuştur.
Çekinme ve saygı, saygı duyulan varlığın tanınmasına - bilinmesine göredir. Âlim olan, Allah'ı bilir ve O'ndan hem korkar, hem de O'na ümid bağlar. Bu, âlimin derece bakımından, âbid'den daha üstün oluşunun delilidir.


"Sizin Allah katında en şerefliniz, en müttakî olanınız, (Allah'dan en çok korkanınızdır)"'(Hucurat, 13)

buyurarak, şerefin ve kıymetin, takvaya göre; takvanın da İlme göre olacağını beyan etmiştir.
O halde, Allah katında şeref ve kıymet, amele göre değil, ilme göredir, Evet, âlim, ameli bıraktığında (ilmiyle amel etmediğinde), bu onun ilmini zedeler.

Çünkü onu gören kimse, "Eğer bilseydi, gereğini yapardı" der.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz Allah azız ve gafurdur" buyurmuş, böylece korku ve ümidi gerektiren sıfatlarından bahsetmiştir. Çünkü Allah'ın intikam alan, cezalandıran bir aziz olması, tam bir korkuyu; şirkin dışındaki günahlar için bağışlayıcı (gafur) olması da, ileri derecede bir ümidi gerektirir. Buradaki "ulemâ" kelimesini mansub, "Allah" kelimesini merfû okuyanlara göre, ayetin manası, "Allah, âlim kullarını tebcîl eder ve yüceltir" şeklinde olur



Elmalılı Tefsir'in Hamdi Yazır'a göre

İnsanlardan, hayvanlardan, davarlardan da böyle değişik değişik renklileri vardır. Bunlar da öyle şeklî ve manevî görüntülere ayrılarak seçilmişlerdir. Öyle ki insanlar içinde ilmi olanlar, olmayanlar vardır. Fakat Allah haşyetini, Allah korkusunu, Allah saygısını kulları içinden ancak bilginler duyar, ancak Allah'ı bilenler o saygıyı hissederler. Yani

"Sen ancak görmeden Rabbinden korkmakta olanları sakındıracaksın." (Fâtır, 35/18..

buyurulduğu üzere, Allah saygısını sürekli duyup da Peygamberin uyarmasından yararlanacak ve dolayısıyla temizlenip korunacak olanlar, Allah'ı celal ve cemaliyle, kemal sıfatıyla bilen ilim sahibleridir.
Çünkü bir şey hakkında saygı, onun şanına olan bilgi ve bilginin dercesiyle uyumlu olur.

Bir kulun da Allah'a dair ilmi ne kadar mükemmel ise, korkusu da o oranda mükemmel olur. Onun için Resulullah (s.a.v.) "Ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve en çok müttaki olanınızım" demiştir. Niçin Allah'ı bilmek korkmaya sebeb oluyor? Çünkü Allah çok güçlüdür, bağışlayıcıdır. Yalnız bağışlayıcı değil güçlü bağışlayıcıdır. Sadece bir bağışlayıcı olsaydı, O'nu bilmek belki nazlanmaya, mağrur olmaya, hiç korkusuz ümit bağlamaya sebeb olabilirdi.

Fakat Allah yalnız bağışlayan, merhamet eden değil, aziz, hiç bir sebebe boyun eğmeyen, yenilmeyen, hiçbir kanun altına alınma ihtimali bulunmayan, dilediği anda kahredip yerle bir eden, çok kuvvetli, çok azametli, galib ve kahredici bir bağışlayıcıdır.

Mağfireti çok olduğu gibi cezası, intikamı da çok şiddetlidir. Onun için Allah'ı bilmeyenler her haltı ederler. O'nu bir kul ne kadar iyi bilirse, o kadar çok saygılı, o kadar çok hürmetli olur. Bununla birlikte bilginlerin saygısı, korkusu, haşyeti ne kadar yüksek olursa, ümidi de o oranda çok olacağı unutulmamalıdır.




Muhammed gazali Tefsir'ine göre

Adeta dinler tarihini bilenler arasında, İslâm'ın evreni düşünme, hayatı görme, hararetle dünyayı, dünyadaki âyetleri, güçlen, sırlan ve kanunları kafa yorup düşün¬meye davet etme üzerine kurulduğu noktasında görüş birliği sağlanmıştır.

Allah'ın zâtını düşünme mümkün değildir. O'nun büyüklüğünü tanıma yolu, an¬cak yaratı ki arı ndakî âyetleri araştırma ile mümkündür. Bu, Allah'ın ilminin, kudreti¬nin, celâlinin ve cemâlinin yalanlanamayacağına bir delildir. Yeryüzünün belli alan¬larında, hepsi aynı yerden çıkan tatları, renkleri ve kokulan farklı olan meyveler gör¬mektesiniz.

Başınızı göğe kaldırıp baktığınızda büyük ve geniş bir âleme işaret eden parlayan bir güneş, aydınlatan bir ay ve ufuklara saçılmış yıldızlar görürsünüz.
Bütün bunlar büyük yaratıcının eseridir. Bu bağlamda Yüce Allah'ın şu buyruğu¬nu bir okuyunuz:


"Görmedin mi Allah gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çı¬kardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık). İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kullan içinde ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar. Şüphe¬siz Allah, dâima üstündür, çok bağışlayandır." (Fâtır: 27-28.


Âyetin siyakından, âyette geçen âlimlerden kast edilenler içinde , tıp, mühendislik, astronomi bilimadamlarına ilâveten botanik, zooloji, jeoloji, fizik, kimya bilginleri olduğuda anla¬şılmaktadır. Bu bilim adamlarının, Yüce Allah hakkında yaptıkları açıklamaları dinle¬diğimizde ve sözlerini araştırdığımızda, Allah'ı, övülen ve saygı duyulan büyük ve kulluğa layık olarak zikrettiklerini görmekteyiz.


Her şeyde O'nun İçin âyet vardır, O'nun tek olduğuna işaret eden...
Kur'ân kavramları, bu eksen üzerinde dönüp dolaşmaktadır. îman, zekî ve araş¬tırmacı aklın bir sonucudur. Din, ancak inanmış bir akıl ve Allah'a yönelerek yaşayan bir kalbin sonucudur. İslâm ümmeti, din gerçeklerini bu kavram çerçevesinde yüklen¬miş ve insanlar arasında böyle temsil etmeyi istemiştir.




Et-Tefsir'ül Hadis'e göre


insanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var, kulları içinden ancak âlim¬ler, Allah'tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah daima üs¬tündür, çok bağışlayandır..Fatır 27/28..

Ayette, Allah'ın yarattıklarından bazı görünümlere ve evrenin kanunlarına dikkat çekilmektedir. Gökten suyu indirip, onunla binbir renk, tür ve şekildeki bitkileri çıka¬ran Allah'tır.

Dağlardaki kırmızı, beyaz ve siyahıyla yollan o yaratmıştır. Yaratılanlar-daki bu çeşitlilik insanlarda, ehil ve yaban hayvanlarda da gözlemlenir. Tüm bunlarda O'nun kudretine, yüceliğine ve yaratılışındaki eşsizliğine, kalplerde özellikle de başka¬larına nisbetle bunları daha derinden idrak edebilecek olan alimlerin kalplerinde, huşu doğuracak nitelikte deliller vardır.

Daha sonra da Allah'ın izzet ve bağışlayıcılığma işaret eden iki sıfat gelmiştir. O hiçbir şeyin kendisini aciz duruma düşüremeyeceği ve hiçbir kötülüğün kendisine ulaşamayacağı, güçlü ve aziz olandır ve o pişman olup tevbe etmeleri durumunda insanları da çok bağışlayıcıdır.

Bu iki ayet ait oldukları bağlamdan bir kopukluk arzetmemektedir. Önceki, Allah'ın kudreti, evrenin büyüklüğüne gözlemi ile ilgili belirlemeler içeren, davet, nasihat ve desteğin ifade edildiği önceki bölümlere benzeyen bir bölümü teşkil etmektedirler.

Söylediklerimize ilaveten ayetler, Hz. Peygamberi teselli ediyor. Allah'ın yarattığı herşey farklılık arzetmektedir. İnsanlarda bunlara dahildir. İnsanlar arasında bilgisiz, ah¬mak, inatçı, kibirli, bilinçli, hakka boyun eğen, hidayete kulak veren kişilerin bulunması garipsenecek birşey değildir.

"Allah'tan sadece kullarından alimler korkar" ifadesi, âlimlerin üstünlüğünü, onların örnek ve seçkinliğini vurguluyor. Buna ek olarak onlara başka sınıfların üstlenmediği sorumluluklar yükleyerek onların özel görevlerinin bulunduğuna dikkat çekiyor. Alim¬ler kelimesi ayette genel olarak geçmektedir.

Buna Al¬lah'ın kâinattaki ve yarattığı bütün varlıklardaki gerçekleri kavratan bilimleri bilen alim¬ler dahildir. Alimlere seçkinler, akıllılar, bilinçliler tabakası da girebilir. Her ne kadar bunlar ilimde derinleşmemiş olsalar da böyledir.

Bütün bu bilginler ister akılları ve yetenekleri sebebiyle, ister araştırma ve inceleme sebebiyle, ister gerçeklere ve nefsi haki¬katlere mukayese yoluyla ulaşsınlar fark etmez. İşte burada üzerine dikkat çektiğimiz sorumluluk ve üstünlüğün anlamı bulunmaktadır. Bu kelimeyi yalnızca din alimlerine indirgemek keyfilik olur.

Bütün bunlar, ayetlerde ve özellikle de üstün anlamlar içeren cümlede alimlere, seç¬kinlere ve bilinçlilere hüccet teşkil etmektedir. Her koşul ve oranda onların ilimleri fark¬lılık arzetmektedir


TEFHİMU'L KUR'AN Mevdudi'ye göre

Burada, Allah'ın kâinat içerisinde ne kadar muhtelif ve çeşitli varlıklar yarattığına işaret olunmaktadır. Aynı toprak ve sudan, farklı vasıflarda bitkiler yaratılırken, aynı tip ağaçlardan farklı tad ve büyüklükte meyveler meydana getirilmiştir. Şayet bir dağa bakarsanız, onun değişik renklerde bezenmiş olduğunu ve değişik kısımlarında birbirinden çok farklı özelliklere sahip madenler bulunduğunu görürsünüz.
Mizaç, tabiat ve zihniyetlerin bu kadar farklı olmasını (bu konuya 19. ayetten 22. ayete kadar olan bölümlerde işaret edilmiştir) insanın havsalasının alması mümkün değildir.

Çünkü tüm insanların huyları, istekleri, duyguları, zihniyetleri, düşünce biçimleri aynı olsaydı eğer, yeni bir mahluk yaratmak gerekmezdi. Hâlik olan Allah, yeryüzünde sorumluluk taşıyacak olan varlığın irade sahibi olması gerektiğinden, onu farklı özelliklerde ve zihniyetlerde yaratmıştır. Tüm bunlar, bu hikmetin arkasında Hakîm ve Azim bir planlayıcının olduğunu göstermektedir. Bu muazzam nizamın ardında, bir planlayıcının olduğunu ancak bir akılsız düşünemez.

Yani, insan Allah'ın sıfatlarını yeterince kavrayamadığı zaman Allah'dan korkmaz, fakat Allah'ın gücüne, O'nun İlim, Hikmet, Kahhar, Cabbar gibi sıfatlarına ne kadar vakıfsa Allah'dan o derece korkar. Dolayısıyla burada ilimden, matematik, felsefe, tarih ve diğer pozitif bilimler kastolunmuyor, buradaki söz konusu ilim, Allah'ın sıfatlarını bilmektir. Bir kimse tahsil görmüş olsa da, olmasa da Allah'ın sıfatlarından habersizse eğer, o kimse cahildir. Öyleki pozitif bilimlerde "allame-i cihan" olsa bile bu böyledir.

Fakat bir kimse hiçbir tahsil görmemiş olduğu halde Allah'ın sıfatlarını biliyor ve O'nun içinde Allah korkusu bulunuyor ise, o kimse ilim ehlidir. Bu ayetteki "alim" ifadesi ile, Kur'an, Hadis, Kelam ilimlerini bilenler kastedilmektedir. Ancak bir şahıs dini bilgiye sahip olduğu ölçüde, içinde Allah korkusu taşıyorsa, o zaman ayetin bahsettiği "alim" sınıfına girer.

Nitekim Abdullah bin Mes'ud'dan (r.a) nakledilen bir söz bu hususu doğrulamaktadır. "İlim sadece çok sayıda hadis bilmek değildir. İlim Allah'dan çok korkmaktır." Hasan Basri (r.a) , "alim, Allah'ı görmediği halde korkan, Allah'ın sevdiğini seven ve Allah'ın sevmediğinden uzak kalan kimsedir" diye buyurmuştur. Bu ayet böyle kimselere işaret etmektedir.

Yani, O kuvvet sahibidir, dilediği zaman mücrimleri yakalar ve hiçkimse O'ndan kaçamaz. Fakat O, aynı zamanda affedicidir. Bu yüzden, zalimlere fırsat tanıyarak onları hemen yakalamaz..



Şifa Tefsir'i Mahmut Toptaş'a göre

İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da böyle çeşitli renklerden olanlar vardır. Kullarından ancak alim olanlar, Altah'dan korkar. Şüphesiz Allah herşeye gücü yetendir,bağışlayandır.


Allah (c.c.) şimdi bu ayetlerde gökten su indirdiğini ve yeryüzünde rengarenk çiçekler ve meyvalar yarattığını bildiriyor. Dağlarda yollar verdiğini hayvanlardan yiyecek içecek temin ettiğimizi ve o hayvanla¬rında rengarenk olduğu konusunda bilgi verdikten sonra bize "Allah'tan ancak alimler korkar" . İmansızlar zannedersinizki korkmazlar. Hatta derlerki; "Allah varsa beni dövsün, bana vursun." diyor..

Şunu unutmamak gerekirki aslandan ceylanlar korkar, sinekler hiç korkmazlar, hatta sinek, aslanın sırtına gözüne v.s. konar. Ceylan kor¬kar, çünkü ceylanlar aslanın ne olduğunu, nasıl güçlü olduğunu bilmek¬tedir.Kafirlerin korkmaması ise, sinek tabiatlı oluşlarındandır..

Alim der¬ken burada sadece hoca dediğimiz insanlar kastedilmiyor. Tüm mü'minler kastediliyor, çünkü herkes bildiğinin alimidir, hocasıdır. Allah (c.c.) "Rahman" ve "Kahhar'dır.".....Allah'tan korkuyoruz derken; hani çocuk annenin tokadından korkar da yinede Annenin kucağına gelir ya, işte o korkmayı kastediyoruz. Sevdiğimizin sevgisini yitirme korkusu gibi bir korku




Kur'an Yolu Tefsir'ine göre


Ayette "haşyet" kökünden gelen ve "büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar" diye çevirdiğimiz kelime burada, "büyüklük karşısında duyulan heyecan ve korku, zarar görmekten değil, hakkını verememekten kaynaklanan endişe" mânasına gelmektedir. Muhataplarını doğadaki muhteşem görünümlerden hareketle akıllara durgunluk verecek incelikleri keşfetmeye yönlendiren Kur'an'ın, bu bağlamda bilmenin değerine vurgu yapması oldukça ilginçtir.


Fakat burada kullanılan ve "bilenler" şeklinde çevrilen ulemâ kelimesinin kök anlamları arasında, bir şeyi derinlemesine tanıyıp mahiyetini idrak etme, bir konuda kesin bilgiye ulaşma, bir işin hakikatine nüfuz etme mânalarının bulunduğu göz önüne alınırsa, kendilerine gönderme yapılan ve Allah saygısı duyma hususunda ön plana çıkarılan kişilerin, meslek olarak bilimsel faaliyet icra edenler veya bir takım bilgileri öğrenip belleklerine yerleştirmiş olanlar değil, zihnî çabalarını Allah'ın evrendeki kudret delillerinden sonuçlar çıkarabilme düzeyine yükseltebilmiş kişiler olduğu anlaşılır.

Zaten sahabe ve tabiîn büyüklerinden bir çoğundan yapılan rivayetlerde ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar Allah'a saygı yolunda mesafe alamamış kimselerin âlim olarak nitelenemeyecekleri belirtilmiştir. (meselâ bk. Zemahşerî, III, 274; Şevkânî, IV, 398)

Gerek insanı ve toplumları gerekse evrendeki diğer varlıkları inceleyen değişik bilim dallarına mensup bilim adamlarından pek çoğunun -başlangıçta ateist veya Allah inancı konusunda mütereddit olsalar bile- bu araştırmalar sonucunda kâinattaki şaşmaz dengeyi, akıllan zorlayan ince hesaplan ve hayranlık uyandıran ahengi müşahede ederek ya doğrudan ilâhî kudret ve azamete atıf yapan veya bu güç karşısındaki aczin itirafı anlamına gelen ifadeler kullanmaları bu âyetlerde ilime yapılan göndermenin anlaşılmasını daha bir kolaylaştırmaktadır.

Yine, sosyal çevrenin etkisiyle dine karşı kayıtsız kalmış ve metafizik konularıyla ilgilenme fırsatı bulamamış birçok insanın az önce sözü edilen araştırmaların sonuçlarını izleyince düşünce dünyalarında önemli değişikliklerin hatta sarsılmaların meydana gelmesi, varlıklar alemindeki bu düzenin kör bir tesadüfün eseri olamayacağı üzerinde düşünmeye başlamaları, bu sayede kendilerini sorgulama ve hayatı anlamlandırma çabası içine girmeleri de, Kur'an'a gönül vermiş kişilere önemli bir görevi yani İlim yolunda öncülük etmenin de müslümanlığm gereklerinden olduğunu hatırlatmış olmaktadır



Risale-i Nur'dan


Bir şeyi bilmemek, cehildir(cahilliktir). Bilmediğini bilmemek yani bilmediğinin farkına varmamak ise, cehl-i mürekkeb(Bilmemekle beraber, bilmediğini de bilmemek) İçinde yaşadığımız şu harika âlemde, güneşin her gün doğup batması, her sene bahar olması, kış olması gibi olaylar,devamlılık arzettiğinden, pek çok insanda harikalığı örten bir perde olmuştur.

Ülfet perdesini yırtabilenler, kainata adeta başka boyuttan bakarlar. Başkalarının görmediğini görürler. İlmî keşiflerde bulunan kişilerin en seçkin bir meziyetleri, bu boyutu yakalamış olmalarıdır
Bütün bu nefsin engellerine rağmen, bir hakikat aşığı ve bir gerçek arayıcısı olarak insan, hakikata ulaşmaya, gerçeği bulmaya gayret eder ve etmelidir. Zaman zaman ayağı engellere takılsa da, hemen doğrulup yolunda yürümelidir. Zira, engeler takılmak için değil, aşılmak için vardır.


Ebu’l-Hasan Ali b. Ahmet el-Vahidi....El-Veciz Fi Tefsir’il Kitab’il Aziz e göre

Dağlardan beyaz, kırmızı ve değişik renklerde simsiyah yollar yarattı”
Yani dağlarda olan ve damarlar gibi beyaz ve kırmızı yollar yarattı. Yine siyah kayalarla dolu dağlar yarattı.
İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan muhtelif renkte olanlar vardır”
Dağların ve meyvelerin renkleri gibi onların da renkleri farklı farklıdır.
Kullar içinden ancak alimler Allah'tan korkarlar”
Yani kim alim olursa onun Allah korkusu daha fazladır



Savfetü-t Tefasir Muhammed Sabuni' ye göre

Allah, insanlardan hayvan¬lardan ve davarlardan, meyve ve dağların farklılığı gibi, renkleri farklı varlıklar yarattı. Bir kısmı beyaz, bir kısmı kırmızı, bir kısmı siyah. Bun¬ların hepsi Allah'ın yarattıklarıdır. Yaratanların en güzeli olan Allah mübarektir.

Yüce Allah, âyetlerini, kudretinin alâmetlerini, sanatının eser¬lerini ve farklı cinslerde yarattıklarını saydıktan sonra ardından şöyle bu¬yurdu. Allah'tan ancak âlimler korkar. Çünkü âlimler Allah'ı hakkıyle bilirler. İbn Kesîr şöyle der: Allah'tan ancak Onu tanıyan âlimler hakkıyle korkar.

Çünkü Yüce Allah tam olarak tanınıp mükemmel bir şekilde bilinince, O'ııdan korkmak da daha çok ve büyük olur.Allah, büyüklüğü ile herşeyden üstündür. Kullarından tevbe edip Ona dönenleri çokça bağışlayıcıdır.


Taberi Tefsir'ine göre



İnsanlardan, diğer canlı varlıklar ve büyük baş hayvanlardan da çeşitli renkte olanlar vardır. Kullan içinde Allahtan hakkıyla korkanlar ancak âlimlerdir. Şüphesiz ki Allah, herşeye galiptir, çok affedendir.
Allah teala bu âyet-i kerimelerde, gökten yağmur yağdırarak çeşitli renklerde meyveler var ettiğini, dağlan da beyaz kırmızı, siyah gibi çeşitli renk¬lerde yarattığını, ayrıca insanları, canlıları ve büyük baş hayvanları da çeşitli renklerde yarattığını bildirmekte ve kudretinin büyüklüğünü bizlere göstermek¬tedir.

Aynca yüce Mevlanın bu kudretinin büyüklüğünü ancak âlim kullarının idrak ederek rablerinden hakkıyla korkabileceklerini de beyan etmektedir. Bu da ilmin ve âlimlerin faziletini göstermekte ve bizleri ilme teşvik etmektedir
Tefsir-1'in içine yanlışlıkla Tefsir-3'ü açtığım için Kuran-ı Kerim,Tefsir,Meal bölümüne yeniden ayrı başlıkla Tefsir-3'ü açtım..hakkınızı helal edin inş..
kardeş Allah razi olsun çok güzel bir çalışma yanlız bu tefsirlerin Yazarlarını yazarsan çok daha güzel olur.. hangi tefsirin hangi Alime ait oldugunu bilmeyenimiz vardır.

bu konuyada açıklık getirirsen çok daha güzel olur..


gerçekten çok harika bir çalışma yapmışsın bu çalışmanın çok zamanını aldıgından eminim.... Allah razi olsun

Saygılar
***ŞEHİDALLAHÜ ENNELÜ LA İLAHE İLLA HÜVEL MELA İKETÜ VE ULU İLMİ GA İMEN BİL GISD LA İLAHE İLLA HÜVEL AZİZÜL HAKİM.....



Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) su hususu açiklamistir ki, kendisinden baska ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmislerdir). Mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'tan baska ilâh yoktur... Ali.İmran...18


Taberi tefsir'ine göre


AlIah, kendisinden başka ilah olmadığına, adaleti ayakta tutarak şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Allahatn başka ilah yoktur. O, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.


Allah, yarattıkları arasında adaleti ayakta tutarak, kendisinden başka ilah olmadığına, bütün varlıkların yaratıcısı olması hasebiyle kendisinden başka hiç¬bir şeyin gerçek ibadete layık olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sa¬hipleri de Allahtan başka ilah olmadığına, Allahtan başkasını rab edinenlerin yalancı olduklarına şahitlik etmişlerdir. Allah, kendisinden başka ilah olmayan dır. O, her şeye galiptir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.


Müfessirler, bu âyette zikredilen "Allah şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler." ifadelerindeki şahitliği çeşitli şekillerde tefsir etmiş¬lerdir.


a- Bazılarına göre buradaki şahitlikten maksat, bilinen bir şeyi haber ver¬medir. Buna göre Allahın şahitliği, kendi varlık ve birliğini haber vermesidir. Meleklerin ve âlimlerin şahitliği ise, Allahın kendilerine bildirdiği varlığı ve birliğini haber vermeleridir.

b- Diğer bazılarına göre ise, Allahın şahitliği, kendisinin, mevcudatı yara¬tarak varlığını göstermesidir. Meleklerin ve âlimlerin şahitliği ise Allahın varlı¬ğını gösteren mevcudatı görüp bu sebeple Allahın varlığını kabu etmeleridir.

"Adaleti ayakta tutma" sıfatının kime ait olduğu hakkında da farklı görüş¬ler zikredilmiştir. Taberinin tercih ettiği görüşe göre bu, Allah tealanın sıfatıdır. Buna göre âyetin mânâsı, mealde zikredildiği gibidir.

Diğer bazı âlimlere göre de bu sıfat, ilim sahiplerine aittir. Bu görüşe gö¬re âyetin meali şöyle olmaktadır: "Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri, ondan başka ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir". Allah teala bu âyet-i kerime ile, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile tartışmaya girişen Hristiyan Necran he¬yetinin, Hz. İsaya isnad etmiş
oldukları "Allanın oğlu" şeklindeki iddialarını reddetmiş, kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını eşi benzeri ve emsali bu¬lunmadığını beyan etmiştir. Buna hem bizzat kendisini hem de Meleklerinin ve âlim kullanılın şahitlik ettiklerini beyan etmiştir. Böylece Resulullah ile asılsız bir tartışmaya girişen Hristiyan Necranlıların heyetine cevap vermiş ve onları susturmuştur.




Tefsir'i Kebir Mefatihü'l-Ğayb' a göre


Âlimler âyetinin izahı hususunda şu iki görüşü belirtmişlerdir:


1- Allah'ın ve meleklerle ilim sahiplerinin şehâdeti aynı mânâdadır.
2- Hepsi aynı manada değildir.
iki şekilde izah mümkündür:


Birinci görüşü şu iki şekilde izah mümkündür:


a) Şahadeti, "ilme dayalı olarak haber vermek" mânâsından ibaret saymak... Bu mânâ, hem Allah, hem melekler, vermesidir. Biz, bu konuda nakli delille istidlal
(İman ve İslâmiyet yolundan çıkarmağa, dalâlete düşürmeğe çalışmak). edilebileceğini daha önce söylemiştik.


Bunun melekler ve ilim sahipleri için aynı mânada oluşu ise, hepsinin de Allah'ın bir olduğunu, eşi ve benzeri olmadığını haber vermeleridir. Bu izaha göre, âyetteki "şahâdet'ten anlaşılan mânânın, gerek Allah, gerek melekler ve gerekse ilim sahipleri için aynı olduğu sabit olmuş olur. hem de ilim sahipleri için aynıdır. Allah tarafından bu mânâda oluşu, Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerim'de, kendisinin bir olduğunu ve kendisinden başka İlah olmadığını haber


b) Âyetteki şahadeti, "açıklayıp ortaya koyma" mânâsında anlamak... Çünkü Allah Teâtâ, kendisinin tek ilah olduğuna delâlet edecek şeyleri yaratmak suretiyle, bu şehâdeti açıklamış ve ortaya koymuştur. Melekler ve ilim sahipleri de Allah'ın tek olduğunu ortaya koymuş ve bunu hem nakit hem de aklî delillerle beyân etmişlerdir.



Melekler bunu peygamberlere; peygamberler, âlimlere; âlimler de bütün insanlara açıklamışlardır.


Buna göre aradaki fark, sadece açıklama ve beyan etmenin şeklindedir. Binâenaleyh açıklama ve ortaya koyma mânâsı, gerek Allah hakkında, gerekse ilim sahibleri hakkında aynıdır. Bu sebeple "şahâdet'ten anlaşılan mânânın, her iki izaha göre de aynı olduğu ortaya çıkmış olur.


Bütün bunlardan maksad, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamber (s.Aleyna Ve Aleykum Selam)'e sanki şöyle demesidir: "Allah'ın birliği, kendi şahadeti ve şahadetlerine itibar edilen bütün mahlûkatının şahadeti ile sabit olmuş bir hakikattir. Bu güçlü din ve sağlam yol, hristiyanlardan ve putperestlerden kendini bilmez câhillerin karşı çıkmaları ile zayıflamasın. O halde sen ve ümmetin bu din üzere devam edin. Çünkü bu İslâm'dır. Allah katındaki din de işte bu İslâm'dır.


İkinci görüş şöyle diyenlerin görüşüdür: Allah'ın kendi birliği hususundaki şahadeti, bir olduğuna dâir delilleri yaratmasından ibarettir.


Meleklerle ilim sahiplerinin şahadeti ise, bunların Allah'ın birliğini ikrar edip imân etmelerinden ibarettir. Bu iki mânâdan herbiri "şahadet" kelimesi ile ifâde edilebildiği için, her ikisini de "şahadet" kelimesiyle anlatmak, garip görülecek bir şey değildir.


Bunun bir benzeri de:



"Şüphesiz Allah ve melekleri o peygambere salât ederler. Ey İmân edenler siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin" (Ahzâb. 56)


âyetidir. Hepsi aynı lafızla ifâde edildiği halde, Allah'ın salâtının meleklerinkinden, me- leklerinkinin de mü'minlerin salâtından farklı olduğu herkesin malumudur.


Âyetteki "ilim sahiplerinden maksad, Allah'ın birliğini kat'î delillerle bilen kimselerdir. Çünkü şaha¬det, ancak bir bilgiye dayalı olarak yapıldığında makbul olur. İşte bundan ötürü Hz. Peygamber (s.Aleyna Ve Aleykum Selam), "Birşeyi güneş gibi iyice bildiğin zaman, şahadet et" buyurmuştur.Bu, bu yüce mertebenin ve şerefli derecenin ancak usûl âlimleri (kelâmcılar) için söz konusu olduğunu gösterir..




Tefsir'ül Münir'e göre


Nuzul Sebebi

Resulullah (s.a.) Medine'ye geldikten sonra durumu açığa çıkıp etrafa ya¬yılınca Şam (Suriye) halkı hahamlarından iki haham huzuruna geldiler. Medi¬ne'yi gördüklerinde biri ötekine, "Bu şehir son zamanda çıkacak peygamber şehrinin niteliklerine ne kadar da benziyor" dedi. Resulullah (s.a.)'ın huzuruna girdiklerinde sıfat ve özellikleriyle onu tanıdılar.


İkisi de Hz. Peygambere, *Sen Muhammed misin?" dediler. O, evet dedi. Sonra "Sen Ahmed misin? dediler. O evet dedi. Bunun üzerine, "Biz sana bir şahitliği soracağız. Eğer sen olduğu gi¬bi onu haber verirsen sana iman eder, seni tasdik ederiz" dediler. Resulullah (s.a.) onlara, "Sorunuz" deyince şöyle dediler:


"Allah'ın kitabındaki en büyük şahitliğin hangisi olduğunu bize haber ver." Bunun üzerine Yüce AllahAllah kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığını adaleti ayakta tutarak açıkladı (şa¬hitlik etti), melekler de ilim sahipleri de" buyruğunu indirdi. Her ikisi de bu¬nun üzerine Müslüman oldular ve Resulullah (s.a.)'ı tasdik ettiler...



Açıklamalar..

Şanı Yüce Allah bütün insanlara vahdaniyetini, afak ve enfüste (iç ve dış dünyalarında) bulunan tekvin! ve tasarrufi (yaratma ve tasarrufunun) delâlet¬leri ile açıklayıp beyan etti. Melekler de bu gerçeği rasullere bildirdi ve apaçık bilgiyle desteklenmiş şahitlikte bulundular. İlim ehli de bu şekilde haber verdi¬ler, bunu açıkladılar ve delil ve belgeler eşliğinde şahitlik ettiler. Bu, böyle bir konumda ilim adamlarının oldukça büyük bir özelliğini ortaya koymaktadır, el-A'meş der ki: Ben de Allah'ın şahitlik ettiği şeye şahitlik ederim. Bu şahitliğimi Allah'a emanet olarak tevdi ediyorum. Bu, Allah nezdinde benim bir emane-timdir.

Akaid, ibadetler, adab ve ameller ile kâinatta ve yaratıklar arasında bü¬tün hallerde adaleti ayakta tutandır bu. Adaletin niteliklerinden bir tanesi de Yüce Allah'ın aşağıdaki ve benzeri diğer buyruklarında vurgulandığı gibi hü¬kümlerde adaleti hak ile emir Duyurmasıdır:



"Muhakkak Allah adaletle ve iyi¬likle emreder." (Nahl, 16/90); "Bir de insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmediniz." (Nisa, 4/58).


Yüce Allah indirdiği şeriatında da, kâinattaki uygulamalarında da adil olandır. Çünkü O, kâinat düzenini sapasağlam yapmış, maddî ve ruhî güçler arasında, insan ve yaratıcısı arasındaki hükümlerde, fert ile toplum, insan ile insan, herhangi bir toplumdaki insan grupları arasında, zengin ve fakir arasın¬da ve buna benzer karşılıklı taraflar arasında son derece hassas bir denge kur-> muştur.


Daha sonra Yüce Allah, "Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Azîz'dir, Ha-kîm'dir" buyruğu ile ulûhiyette tek ve eşsiz olduğunu bir daha pekiştirmekte¬dir. Azîz, asla yenik düşürülemeyen, güçlü, kudreti kâmil, azamet ve kibriyası en yüce olandır. Hakîm ise sözlerinde, fiillerinde, şeriat ve kaderinde olsun her şeyi en doğru ve en uygun yerine koyan demektir.



Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler


18. ayet-i kerimenin konusu Yüce Allah'ın vahdaniyetini, Allah'ın afak ve enfüste açıklamış olduğu tekvini delillerle indirmiş olduğu ayetleriyle ispat et¬mektir. Melekler ve ilim adamları da bunu haber verip açıklamışlardır. Kurtu-bî der ki: Ayet-i kerime, ilmin faziletine, ilim adamlarının da şeref ve üstünlük¬lerine delildir.

Eğer ilim adamlarından daha şerefli bir sınıf bulunsaydı, Yüce Allah onları da kendi ismi ve meleklerinin ismiyle birlikte zikrederdi; tıpkı ilim adamlarının ismini birlikte zikrettiği gibi. Bunu yüce Allah'ın Resulullah (s.a.)'a vermiş olduğu ilmini artırma talebinde bulunmasını emrettiği şu buyru¬ğu da tekit etmektedir:

"De ki, Rabbim ilmimi artır." (Tâ-Hâ, 10/114).

Sünen'de yer alan hadiste de, "İlim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır" buyrulmak-tadır.


Yine Hz. Peygamber, "İlim adamları Allah'ın yaratıkları üzerindeki eminleridir"(e/-Kudaf ve İbn/AsakirHz. Enes'ten rivayet etmiştir,) buyurmuştur. İşte bu ilim adamları için çok büyük bir şereftir ve dinde yerlerinin çok önemli olduğunu ortaya koymaktadır.(Kurtubi) Enes (r.a.) de Resulullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Her kim Yüce Al¬lah'ın, "Allah kendisinden başka hiçbir ilâh olmadığını, adaleti ayakta tutarak açıkladı. Melekler de ilim sahipleri de. Ondan başka hiç bir ilâh yoktur Azîz'dir, Hakîm'dir" buyruğunu uyuyacağı vakit okursa Allah onun için kıya¬met gününe kadar kendisine mağfiret dileyecek yetmiş bin melek yaratır."



Savfetü't Tefasir'e göre



Nuzul sebebi..


Rasulullah (s.a.v.) Medine'de yerleşince, Suriye'deki Yahudi âlimle¬rinden ikisi geldiler. Yanma girdiklerinde, hususiyetlerinden Hz. Peygam¬beri tanıdılar ve: "Sen Muhammed misin?" diye sordular. Rasulullah (s.a.v.) "Evet" dedi. Onlar: "Sen Ahmed misin?" dediler. Rasulullah (s.a.v.) "Evet" diye cevap verdi. "Sana şahitliği soracağız, eğer sen onu bize bildi rirsen, sana iman eder ve tasdik ederiz" dediler. Rasulullah (s.a.v.) "Soru¬nuz" diye buyurdu. Dediler ki: "Allah'ın kitabındaki en büyük şahitliği bize bildir" Bunun üzerine ... ol âyeti nazil oldu. Adamların iki si de müslüman oldular ve Rasulullah (s.a.v.)'ı tasdik ettiler..


Tefsir'i


Allah, kendisinden başka İlâh olmadığın; şehâdet etti. Yani kendisinin vahdaniyetini ve tek olduğunu kullarına bildi rip açıkladı. Zemahşerî şöyle der: Allah'ın, birliğine delaleti, bir şeyi U yan etmek ve açığa çıkarmak için şahidlik edenin şehadetine benzetild Melekler ve ilim ehli olanlar da, O'nun yarattığı ve güzı yaptığı varlık delilleriyle O'nun birliğine şahitlik ederler. Yüc Allah, taksim ettiği eceller ve rızıklar hususunda da adaletli davranmal tadır, O'ndan başka hiç bir hak mabud yoktur. Mülküm güçlü, yaptığında hikmet sahibidir..(el-Kurtubî, IV/415 el- Bahru'l-muhît 11/401)




El-Veciz tefsir'ine göre



18- “Allah ondan başka ilah olmadığına şahitlik etti.”
Birliğine dair delilleri açıkladı.
"Mekkeler ve” İlim sahibleri"
Bütün işlerinde adaletin gereğini yapan ilim sahibleri
“Allah’dan başka ilah olmadığına şahitlik ettiler.”




Elmalılı Tefsir'ine göre


Allah Teâlâ'nın "kendisinden başka bir İlah olmadığına, yani tek ve yegane ilâh" olduğuna bütün melekler, gerek tekvinî anlamda, gerek teşri'î herhangi bir hususta ilâhî emri ve iradeyi tebliğ ve icra ile görevli Allah elçileri olmaları anlamıyla bütün melekler, bütün idrak ve akıl sahibi olan görülmez varlıklar, bedensel varlıklarından soyutlanmış ruhlar dahi şahitlik ettiler, üstelik şehadetlerinin doğru olduğuna Hak Teâlâ'yı da şahit tuttular. Zira Allah Teâlâ kendi şehadetini evvela bunlara bildirdi ve bunları şahit gösterdi.


Allah Teâlâ'nın "kendisinden başka İlah olmadığına, yegane tapılacak ilâhın kendisi olduğuna" yani, gerçekten ilim sahibi olanlar, bütün peygamberler, büyük âlimler ve O'nun birliğine şahitlik ettiler. İlim ehli arasında görülüp de adalet ve hakkaniyetten sapan, adalet ve hakperest olmayanların inkâr veya şehadetlerini gizlemeleri, ketm eylemeleri önemli değildir. Adalet ve insaf sahibi olan hiçbir ilim sahibi yoktur ki, hiç olmazsa kendi içinde, Allah'ın birliğine şahitlik etmesin.



Zaten ilmin ve âlimin bilfiil yeryüzündeki varlığı bile Allah'ın birliğinin açık delillerindendir.

İlim zaten vakıaya uygun değilse, yani hakkın ve gerçeğin olduğu gibi tanınması demek olan hak ve gerçek değilse ilim olmaz. Bildiğinin doğruluğu ve gerçekliğine iman ve şehadeti olmayan da âlim değildir. Hak Teâlâ ezel ve ebed bakımından gerçekten kendisinin tek ilâh olduğuna ve birliğine şahit değilse; ne ilimde hakikat bulunabilir, ne de kimse kendi kendini tanıyıp bilebilirdi. Sofistler gibi ilmi inkâr ederek veya gerçekleri tersyüz ederek şüpheye ve inkâra sapanlar ise kendilerinde Hakk'ın şahitliğini yapan bir ilmin bulunmamasından dolayı şahitlik ehliyetinden mahrum kalmışlar ve bu davada mahkum olanlar arasına girmişlerdir..



Et-Tefsir'ül Hadis'e göre


Allah'ın, meleklerin ve samimi ilim sahiplerinin Allah'ın birliğine şahitlik etmeleri ile başlayan ayetlerde, ifade edilen mânâyı kuvvetlendirmek, bu mânânın tartışmasız hak ve doğru olduğunu ortaya koymak için "ta'birî" bir üslup kullanılmıştır. Bu, şüphe¬siz güçlü ve sağlam bir üsluptur. İslam davasının özünü ve temel prensibini Kur'an'ın diliyle anlatan Peygamber (sav) bu üslubu kullanmıştır. İslam davasının bu iki temel unsu¬ru Allah'ın mutlak vahdaniyeti ve O'nun birliğine teslim olmanın gerekliliğidir. İşte hak din budur ve üzerinde ne tartışmaya ne de çekişmeye yer yoktur. Oysa kitap ehli olanlar arasında bu durum bir hayli yaygın idi ve aralarında meydana gelen tartışmalar kendi nevaları ve azgınlıklarından kaynaklanıyordu.


Yoksa Allah'ın kendilerine indirdiği ilahi kitaplardan ve peygamberlerden değildi. Bu ayetlerin son kısmı ise tartışmaya asla yer olmayan hususlarda tartışmak isteyenlere karşı Peygamber (sav) uyarılmış, kendini ve kendine uyanları Allah'a teslim ettiğini ilan ederek konumunu belirlemesi ve müslüman olarak yaşadığı sürece Allah'ın vereceği yüceliklere talip olması ile emrolunmuştur. Ayrıca, onlar da eğer müslüman olurlarsa Allah'ın kendilerine göstereceği hidayet yolunun kendilerini bir araya toparlayacağını, eğer yüz çevirirlerse bunun kendi aleyhlerine olduğunu, kendine düşen görevin yalnızca tebliğ olduğunu ve Allah'ın insanları hakkıy¬la gözetip işlerine vakıf olduğunu ilan etmesi emredilmiştir.


Son ayette Hz. Peygamber'e verdiği emrin, hem Ehli Kitab'a hem de diğer kesimle¬re yönelik olduğu mülahaza edilmektedir. Ancak buradaki hitap muhtemelen bir genel¬leme olabilir. Çünkü ayette kullanılan ifade genel bir çağrı şeklindedir. Ayrıca ayetler-deki hitap tartışmaya şahid olan bazı tarafsız Arap müşrikleri de olabilir




Şifa Tefsir'ine göre


Allah, melekler ve ilim sahipleri adaleti yerine getirerek, O'ndan başka ilah olmadığına şahidlik yaptılar. O'ndan başka ilah yoktur. O Aziz'dir, Hakimdir.


İslam hukukunda şahid; kişinin duyduğu, gördüğü, bildiği bir şeyi hakim huzurunda ifade eden kimsedir.
Melekler isyansız itaatları, emredileni yerine getirmeleri ile şahitlik¬lerini yaparlar.


İlim adamları Allah'ın Kur'an ayetleri ile tabiat ayetlerinden gördük¬lerini ve bildiklerini dilleri ve kalemleriyle açıklayarak şahitlik yaparlar.
Mücahidler kanlarıyla şahidlik yaparlar ve şehid olurlar. Allah (c.c.) ise kendi varlığına kendisi şahiddir.


Hz. Musa'ya indirdiği Tevratı, Hz. Davud'a indirdiği Zebur'u, Hz. İsa'ya indirdiği İncil'i Hz. Muhammed'e indirdiği Kur'an ayetleri ve diğer sahifelerle şahidlik yapar. (Allah'ın selamı bütün peygamberlerin üzerine olsun)


Kur'an inmeye başladığında o devrin ünlü şair ve edipleri hayretler içinde kalırlar. "Muhammed'i ve edebi üstünlüğünü biliriz ama, bu sözle¬ri söyleyebilecek güçte değildir." derler.


Tabiat ayetleri de Allah'a şahittir. Elinizi kaldırın ve ona dikkatle bakın. Seven, okşayan, ele bakın. Dö¬ven acıtan ele bakın.Allah'ın varlığını inkar edene delil olarak herhangi birşeyi söyleyi verin. O anda ilk gördüğünüzü delil olarak hatırlatıverin.Bu dünya galerisinde gezerken gördüğünüz her şaheseri gördüğünüzde fe Sübhanellah diyerek yaratıcısına teşbih ediniz. Galerilerde ressamın defterine takdirkar sözler yazdığınız gibi bu galeride de Allah'a yönele¬rek: Anladık iman ettik varsın, birsin ya Rabbi diyelim.


Şahid: bildiğini hakim önünde ifade edendir dedik. Allah'ın varlığına ve birliğine camide, yolda, otobüsde, uçakda, dairede, askeriyede, okulda heryerde şahidlik yapılmalıdır.


Allah'a inandığı halde hiçbir kimseye bildirmeden ölenlere biz gayri müslim muamelesi yaparız.

Şehadet kelimesi diye bildiğimiz:


«Eşhedü Enlâ-İlahe İllallah. Ve Eşhedü enne Muhammeden abdü-hü ve Rasülüh» kelimei tayyibesinin manasını bilmeliyiz.


Kâfir bir insan bu kelimeyi söyleyerek müslüman olur ancak manası¬nı bilmesi şarttır.

Alman veya Amerikan kâfirine bu kelimeyi manasını bilmeden söy-letseniz müslüman olmaz



Kurtubi Tefsir'ine göre


1- Bu Âyetin Önemi:

Said b. Cübeyr dedi ki: Kabe´nin etrafında 360 tane put vardı. Bu âyet-i kerime nazil olunca bu putlar yüzüstü secde eder gibi yıkıldılar.

2- îlmin ve Alimlerin Fazileti:



Bu âyet-i kerimede ilmin faziletine, ilim adamlarının şeref ve üstünlüğü¬ne delil vardır. Çünkü şayet ilim adamlarından daha şerefli bir kimse bulun¬saydı yüce Allah ilim adamlarını birlikte sözkonusu ettiği gibi; onları da el¬bette kendi ismiyle, meleklerinin ismiyle birlikte burada zikrederdi. Yüce Al¬lah ilmin şerefi ile ilgili olarak Peygamberine (sav) şunu buyurmuştur:


"De ki.Rabbim, ilmimi artır." (Ta-Hâ, 20/114)


Eğer ilimden daha şerefli birşey olsaydı elbette ki yüce Allah peygambe¬rine ilmini artırmasını istemesini emretmiş olduğu gibi; onun da artırılması¬nı istemesini emrederdi.


Hz.Peygamber de: "Şüphesiz ilim adamları peygam¬berlerin mirasçılarıdır" (Tirmizî, İlm 19; Buhârl, tim 10 (muallak) dediği gibi: "İlim adamları Allah´ın, yaratıkları üze¬rindeki eminleridir" (el-Azîzî, es-Sirâcu´l-Munîr, II, 437Smiley (26) diye de buyurmuştur. Bu da ilim adamları için, büyük bir şereftir; dinde onların çok büyük bir yer işgal ettiklerini göstermektedir


3- Bu Âyetin Fazileti:

Gâlib el-Kattân rivayetle der ki: Ben bir ticaret maksadıyla Kûfe´ye gittim. el-A´meş´e yakın bir yerde konakladım. Ona zaman zaman gidip gelirdim. Bir gece Basra´ya doğru gitmek isteyince geceleyin kalkıp teheccüd kıldığını gör¬düm. Şu:



"Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O´ndan başka ilâh yoktur, melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ettiler. O´ndan başka ilâh yoktur, o Azizdir, Hakimdir. Muhakkak Allah katında din İs¬lâm´dır." (Âl-i İmrân, 3/18-19)


âyetlerini okudu. el-A´meş dedi ki: Ben de Al¬lah´ın şahitlik ettiği şeye şehadet ediyorum. Bu şehadetimi Allah´a emanet bı rakıyorum.


Ve bu benim Allah nezdindeki bir emanetimdir. Ve: "Şüphesiz Al¬lah katında din İslâm´dır" -sözlerini defalarca tekrarladı-. Sabahleyin yanı¬na gittim, onunla vedalaştıktan sonra şöyle dedim: Ben senin bu âyet-i ke¬rimeyi okuduğunu işittim. Bu âyet hakkında sana ulaşan haber nedir? Ve bir seneden beri senin yanında olduğum halde bunu bana anlatmış değilsin.


Ba¬na: Allah´a yemin ederim, bir sene daha kalsan yine sana anlatacak değilim. (Gâlib devamla) dedi ki: Onun yanında ikamet ettim ve kapısına bana bu söz¬leri söylediği günün tarihini yazdım. Üzerinden bir sene geçince ona: Ey Mu-hammed´in babası işte sene geçmiş bulunuyor, dedim. Deki ki: Bana Ebu Va-il, Abdullah b. Mesud´dan şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Kıyamet gününde bu emanetin sahibi getirilir. Yüce Allah şöyle buyu¬rur: Kulum bana bir ahid vermişti. Verilen sözleri yerine getirmeye en layık olan Benim, haydi kulumu cennete koyunuz.(( Suyûti, ed-Durru´l-Mensûr, II, 166Smiley (26))



Yine Enes´ten Peygamber (sav)ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Her kim: "Allah -adaleti ayakta tutarak- şehadet etti ki, gerçekten O´ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de buna şehadet ettiler. O´ndan başka ilâh yoktur. O Azîzdir, Hakimdir" âyet-i kerimesini uyuyaca¬ğı vakit okuyacak olursa, Allah Teala ona Kıyamet gününe kadar kendisi için mağfiret dileyecek yetmişbin tane melek var eder."


Tefhimu'ul-Kur'an Mevdudi'ye göre



Bu, Allah'ın kendisinin tüm evrende mâbudluk sıfatına, otorite ve haklarına sahip tek Mâbud olduğuna şehadet etmesidir. Bu O'nun şahitliğidir ve kimin şahitliği, evrendeki tüm gerçeklikleri doğrudan bilen Allah'ın şahitliğinden daha güvenilir olabilir? O, tüm yarattıklarını görür ve ne yerde, ne gökte O'ndan gizli bir şey yoktur.


Allah'tan sonra en güvenilir şahitler evren'deki işleri yöneten meleklerdir. Onların delili kendi kişisel bilgilerine dayanır; yani "Bu ülkenin tek Hakim'i Allah'tır, dolayısıyla gök ve yerle ilgili işlerde O'ndan başka emir verebilecek kimse yoktur." Daha sonra Hak bilgisiyle donanan herkes, dünyanın başlangıcından bugüne dek, tüm evrende sadece Allah'ın Hakim ve düzenleyici olduğuna şahitlik etmektedir




Risale-i Nur'dan İlim Beyan'ı


İnsan, saray gibi bir binadır; temelleri, erkân-ı îmâniyedir (imanın,esasları,temelleri,rükünleri.). İnsan, bir şeceredir; kökü esâsât-ı îmâniyedir. Îmanın rükünlerinden en mühimmi, İman-ı Billâh'tır.(Allah'a ve O'nun sıfatlarına inanmak.) Allah'a îmândır. Sonra Nübüvvet ve Haşir'dir (Haşreden, toplayan. Cem'eden)

Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim; îman ilmidir. İlimlerin esâsı, ilimlerin şâhı ve pâdişahı; îman ilmidir

***Yu-til hikmete mey yeşa-e* ve mey yu-tel hikmete fe gad ütiye hayran kesira* vema yezekkeru illa ülil elbeb***


Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar. bkr 269



Taberi Tefsirine göre ....



Müfessirler, âyette zikredilen hikmetten neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:

.
a- Abbasııı şunları söylediği rivayet edilmektedir. Âyetteki "Hikmef'ten maksat, Kur'anın nâsihini, mensuhunu muhkemini, müte-şabihini, mukaddemini, muahharını, helalini, haramını ve misallerini anlamak ve bilmektir.

b- Mücahitten nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikredilen Hikmet¬ten maksat, sözde ve işte isabetli olmaktır.

c- İbn-i Zeyde göre, burada zikredilen hikmetten maksat, dini anlamak ve ona uymaktır.

d- İbrahim en-Nehaiye göre hikmet'ten maksat, anlayışlı olmakür.

e- Reb1 b. Enese göre bundan maksat, Allahtan korkmadır. Çünkü her şe¬yin başı Allahtan korkmaktır. Ve Allah teala: "Kullan içinde Allahtan hakkıyla korkanlar ancak âlim kullardır. buyurmuştur.....(Taberi tefsiri.).




İbni Kesir e göre...


İbn Merdûyeh... İbn Mes'ûd'dan merfû' olarak rivayet ediyor ki «Hikmetin başı Allah korkusudur.»
Yine İbn Mes'ûd'dan Ebu'l-Âliye rivayet eder ki, hikmet, «Kitâb ve anlayıştır.»
İbrahim en-Nehaî hikmetin, anlayış olduğunu söylemiştir.
Ebu Mâlik hikmetin; sünnet olduğunu söylemiştir.
İbn Vehb, Mâlik'den rivayetle anlatıyor ki, Zeyd İbn Eşlem; hik¬met akıldır, demiştir... (İbni kesir Tefsiri)....




Elmamlılı Hamdi Yazır Tefsir'ine göre



Allah kime hikmet verirse o muhakkak ki, birçok hayra erdirilmiş olur. Çünkü hikmetsiz binde bir hayra erilirse, bir hikmet ile binlerce hayra erilir

HİKMET. VERİR YANİ HİKMETİN Güzel ameller içindeki yeri de ilme yöneliktir. Yani bir işi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve ondan doğacak bütün tehlikeleri bertaraf etmeyi gözeterek yapmak demektir. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; hem ilim, hem iş yapma hikmetin en esaslı mânâsını teşkil eder.

HİKMET demek Sözde ve fiilde doğruyu tutturma..

Hikmet; ilim ve fıkıh demektir (MücahiD..Hikmet, icad demektir (Ta'rifat-ı Seyyid'den

Hikmet varlıkların özündeki mânâları anlamaktır ..Hikmet, Allah'ın emrini anlamaktır (Zeyd b. Eslem ve oğlu). (Elmalılı Tefsiri..)




Fahruddin Er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb,a göre


Hikmef'ten murad, ya ilim, veyahut da yerli yerinde yapılan iştir. Mukâtil'in şöyle dediği rivayet edil¬miştir: "Hikmetin Kur'an'da dört manası vardır:

a) Kur'an'ın va'z-ü nasihatları.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Allah'ın) size öğüt vermek için indirdiği kitabı (Kur'an) ve hikmet..."(Bakara,231) yani "Kur'¬an'ın va'z-ü nasihatları.." buyurmuştur. Nisa sûresinde de: "Allah sana kita¬bı ve hikmeti indirdi (Nisa, 113), yani "Kur'an'ın nasihatlarını indirdi" buyurmuştur

b) Anlayış ve ilim... Cenâb-ı Allah'ın: "Henüz çocuk iken biz o (Yahya'¬ya) hikmet verdik" (Meryem, 13) âyeti ile, Lokman süresindeki, "Biz Lokmana hikmet verdik"kokman, 12), yani "ilim ve anlayış verdik" âyeti ve En'am sûresindeki "Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir"(Enam,89) âyeti gibi...

c) Nübüvvet (Peygamberlik)... Nitekim Hak Teâlâ: "Bizgerçekten İbra¬him'in soyuna da kitap ve hikmet verdik" (Nisa, 54); "Biz O (Davud'a) hikmet ve fasl-ı hitap (güzel konuşma ve hükmetme kabiliyeti) verdik" (Sa'd, 20) ve, "Allah O (Davud'a) saltanat ve hikmet, yani peygamberlik verdi" (Bakara, 251) buyurmuştur

d) Kur'an'ın harikulade sırları.. Allah Teâlâ, Nahl sûresinde, "Rabbinin yoluna hikmet ile davet ef"(Nanı. 125) ve tefsirini yaptığımız bu ayette, "Kime hikmet verilir ise, şüphesiz ona çok hayır verilmiş demektir" buyurmuştur."


Bütün bu mânâlar incelendiğinde, netice itibarı ile "ilim" mânâsına gelir.Ey zavallı insan bir düşün! Allah Teâlâ insanlara çok az bir ilim vermiştir. Nitekim O, "Size az bir İlimden başkası verilmemiştir" (isra. ss) buyurmuştur. Bütün dünya bile, "pek az bir şey" diye tavsif edilmiştir. Allah Teâlâ, "De ki : Dünya malı pek azdır" (Nisa, 77) buyurmuştur. Bu az şeyin ne kadar olduğuna bir bak da, çok olanın ne kadar olacağını anla Aklî deli de bu hakikati göster¬mektedir. Çünkü dünyanın, miktarı ve ömrü sonludur. İlimlerin mertebeleri¬nin, sayılarının, ne kadar süreceklerinin ve bunlardan elde edilecek saadetlerin ise sonu yoktur. Bu da, sana ilmin ne kadar üstün olduğunu gösterir.. (Fahruddin Er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb)




Kurtubi Tefsir'ine göre


Yüce Allah´ın: "Hikmeti dilediğine verir" buyruğu hikmeti kullarından di¬lediği kimseye verir, demektir. İlim adamları burada geçen *hikmet"in an¬lamı hakkında farklı görüşlere sahiptir. es-Süddî, hikmet nübüvvettir derken, İbn Abbas şöyle demektedir: Kur´ân´ı bilmek, Kur´ân´ı fıkhetmek (derinliği¬ne kavrayıp anlamak) neshini, muhkemini, müteşabihini, garibini, önce inenini sonra inenini bilmektir.


Katade ve Mücahid der ki: Hikmet, Kur´ân´da fıkıh sahibi olmaktır. Mü-cahid der ki: Hikmet söz ve fiilde isabettir.


İbn Zeyd der ki: Hikmet dini akletmektir. Malik b. Enes der ki: Hikmet Al¬lah´ın dinini bilmek, o dinde fakih olmak ve ona uymaktır
Allah´ın Kitabı bir hikmettir, Peygamberinin sünneti bir hikmettir. Üstün kılmaya (tafdil) dair sözü geçen herşey bir hikmettir.


Hikmetin asıl anlamı kendisi vasıtasıyla sefihlikten uzak durulan şeydir. İlme hikmet denilmiştir. Çünkü onunla (kâhinlikten) uzak durulur ve onun¬la sefihlikten uzak durma gereği öğrenilir. Sefihlik ise çirkin olan her türlü iştir. Kur´ân, akıl ve fehm (kavrayış) da böyledir. Buhârî´de: "Allah kimin hak¬kında hayır murad ederse onu dinde fakih kılar" [247] hadisi yer almaktadır.


Bu¬rada da yüce Allah: "Kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir" diye buyurulmaktadır.Yüce Allah´ın: "Kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır ve¬rilmiştir. Özlü akıl sahiplerinden başkası iyice düşünemez" buyruğu ile il¬gili olarak şöyle denilmektedir: Kendisine hikmet ve Kur´ân-ı Kerîm verilen kimseye öncekilerin kitaplarından oian sahifelerdeki ve başkalarındaki ilmi tamamıyla toplayan kimseden daha faziletli birşey verilmiş olur.


Hikmet ehlinden birisi şöyle demiştir: "Her kime ilim ve Kur´ân verilirse kendisini tanıması gerekir. Dünyalıkları sebebiyle dünya ehlinin önünde al¬çakgönüllülük göstermemelidir. Çünkü ona dünyada bulunan kimselere ve¬rilebileceklerin en faziletlisi verilmiştir. Zira yüce Allah dünyayı azıcık bir me¬ta´ diye nitelendirerek şöyle buyurmuştur: "De ki: Dünyanın metaı (menfa¬ati) pek azdır."(en-Nisa, 4/77) Diğer taraftan ilim ve Kur´ân´dan ise "pek çok hayır" diye söz etmektedir........... (Kurtubi tefsiri)




TEFHİMU'L KUR'AN Mevdudi.2ye göre


"Hikmet", neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırmaya yarayan bilgi anlamında kullanılır. O halde hikmet sahibi bir kimse şeytanın dar yollarını değil, Allah'ın geniş yolunu takip eder. Şeytanın cimri takipçilerine göre ise akıllılık, servetleri ile övünmek, her zaman daha fazla kazanmaya çalışmaktır. Bunun aksine kendilerine gerçek hikmet verilenler bu tür davranışı akılsızlık olarak kabul ederler. Mevdudi ...




Tefsir'ül münir'e göre



"Hikmeti" amele götüren, ruhu etkileyen faydalı bilgiyi "dilediğine verir." İlim adamları hikmet hakkında farklı görüşlere sahiptir. İbni Abbas, "Kur'an'ı bilmek, fıkhını, neshini, muhkemini, mütaşebihini, garibini, mukaddemini, muahharını bilmektir" der. Katade ve Mücahid de şöyle der: Söz ve fiilde isabet etmektir. İbni Zeyd, "Hikmet, dinde akıl sahibi olmaktır" der. Mâlik b. Enes ise, "Hikmet, Allah'ın emri üzerinde tefekkür etmek ve o emre tabi olmaktır ve¬ya Allah'a itaat ve dinde ve din gereğince amelde fıkıh sahibi olmaktır" der.


Bütün bu görüşlerin ortak tarafına göre hikmet, sahih anlayış, faydalı bilgi ve dünya ile ahiret mutluluğuna götürdüğü bilinen şeylere tabi olmaktır.


"Kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir." Çünkü hik¬met o kişiyi ebedî mutluluğa ulaştırmıştır. "Özlü akıl sahiplerinden başkası da iyice düşünemez", öğüt ve ibret alamaz.


Allah hikmeti kullarından dilediğine verir. Hikmet sahih olan görüşe göre peygamberlik değildir. Cumhurun dediği gibi hikmet ilim, fıkıh ve Kur"an'dır. O bakımdan hikmet, özel olarak peygamberlik anlamına gelmez, peygamberlik¬ten daha genel kapsamlıdır. Hikmetin en üst derecesi nübüvvettir. Risalet on¬dan da özeldir. Hikmet gerçekleri vehimlerden ayırt etme yolunu, vesveselerle ilhamı birbirine karıştırmamayı gösterir.


Hikmetin aracı akıldır. Kur-an-ı Ke-rim'de yer alan hükümleri, sırlan bilip selim aklı ile ümmete sağladığı hayırla-rıyla, infak edene sağladığı pek çok sevaplarıyla infakın faydalarını idrak eden bir kimse, şeytanın vesveselerinden etkilenmez, Allah yolunda harcamakta ve infak etmekte tereddüt göstermez.


İbni Mes'ud'dan şöyle dediği rivayet edil¬mektedir: Resulullah (s.a.)'ı şöyle buyururken dinledim: "İki şey dışında hiç bir şeyde kıskançlık yoktur. Bu iki şeyden (birisi) Allah'ın birisine bir mal vermesi ve bu malı hak yolda tüketecek gücü vermiş olması, (ikincisi de) birisine Al¬lah'ın hikmet vermesi ve o kişinin bu hikmet gereğince hüküm vermesi ve onu başkasına öğretmesidir."


Allah kime ilim, özellikle de Kur'an-ı Kerim'i ve dini kavrayabilme meziye¬tini ihsan etmiş ve akim gösterdiği yola iletmiş ise, o kimse dünya ve ahirette hayra iletilmiş, işleri gerçek şekilleriyle idrak etmiş olur.


Şerhî hitabı ve İlâhî buyruğun anlamını kavrayan sağlıklı akıl sahibi kim¬seler dışındakiler ilimden öğüt ve ibret almazlar. Öğütten etkilenmez ve veri¬len öğütten yararlanmazlar


Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler


Her kime hikmet (doğru ve faydalı ilim) ile Kur'an-ı Kerim'i anlayıp kavrama gücü bağışlanmış ise, o kimseye geçmişlerin kitaplarındaki sa-hife ve benzerlerindeki ilmi toplamaktan daha üstün ve değerli şeyler verilmiş olur. Ayet-i kerime ilmi teşvik etmekte, hikmetin değerini yüceltmekte ve aklı, yaratılış sebebinin en şerefli olan alanında kullanmaya iletmektedir. Kimi hik¬met sahibi kimseler şöyle derler: Kendisine ilim ve Kur'an verilmiş kimsenin kendisini tanıması gerekir. Dünyalıkları sebebiyle dünya ehline tevazu göster¬memelidir. Çünkü ona dünyaya sahip olanlara verilenden daha üstün şeyler verilmiştir. Çünkü Yüce Allah, "De ki: Dünya metaı pek azdır." (Nisa, 4/77) buyruğuyla dünyadan "azıcık meta" diye söz ederken, ilim ve Kur'an'dan "pek çok hayır" diye bahsetmektedir..



Şifa tefsir'ine göre


Hikmeti dilediğine verir. Kimede hikmet verilmişse mu¬hakkak ona çok hayır verilmiştir. Akıl sahiplerinden başkası ibret alıp düşünmez.


Hikmet, Kur'an-ı Kerimde bir çok manalarda kullanılmış. Hikmet peygamberlik manasına gelir. Allah dilediğine hikmeti verir" derken bir Ayeti kerimede peygamberliği verir, "Allah ona kitabı ve hikmeti verdi" Ayeti kerimesinde Peygamberliği verdi manasınadır. Burada ise iyi ile kötülüğü bir birinden ayırtetme melekesidir.


Kime de o verilirse ona en büyük hayır verilmiş demektir. En büyük hayır en fazla mala sahip olmak değildir. Akla ve o aklı kullanabilecek fevkalade kabiliyete sahip olmak en büyük hayırdır. Yani birinci derece¬de Allah (c.c.) ten isteyeceğimiz şey, iyi ile kötüyü bir birinden ayırt et¬mek kabiliyeti ve melekesi, ve aklını istememiz, verilenide işletmemiz gerekiyor




Kur'an Yolu Tefsir'ine göre


Hikmet hüküm kökünden olup bu kökün mânası "menetmek, engelle¬mektir. Hikmet de sahibini yanılmak ve sapmaktan koruduğu için bu ismi almış¬tır. Atın ağzına vurulan ve onun yanlış yola girmesini engelleyen geme de -bu se¬beple- "hakeme" denilmiştir. İslâm düşüncesinde hikmet, başka milletlerde daha önceden doğan ve gelişen felsefenin de intikal ve etkisiyle "İnsanın gücünün yet¬tiği kadarıyla eşyayı, varlıkta mahiyeti ne ise o olarak bilmeyi, bu mânada gerçe¬ğin bilgisine ulaşmayı hedefleyen bir ilim" şeklinde tanımlanıp nazarî ve amelî gi¬bi kısımlara ayrılmıştır.


Ancak Kur'ân-t Ke-rînrin nazil olduğu çevrede hikmetin bu mânada kullanılmadığı, bu mânada bir hikmetten söz edilmediği bilinmektedir. Araplar hikmet kelimesini "içinde nefsi uyaran, iyiliği tavsiye eden, saadet ve bedbahtlıkla ilgili tecrübeleri aktaran, edep ve ahlâkın özünü yansıtan sözler" mânasında kullanırlardı. Kur'ân-ı Kerîm de bu kelimeyi "insanları eğitip olgunlaştıran, nefisleri ıslah eden peygamberlik, hidayet ve irşad" mânalarında kullanmıştır.


Hikmet ilk asırlarda yaşayan tefsircilerden İbn Abbas'a göre Kur'an bilgisi, Süddî'ye göre peygamberlik, Katâde'ye göre Kur'an'la ilgili doğru anlayış (fıkıh), Mücâhid'e göre sözde ve davranışta doğru¬yu yakalamak, daha başkalarına göre din üzerinde düşünmek, akıl yürütmek, ilâhî emir üzerinde düşünmek ve ona uymak, Allah'tan korkmaktır.


Râgıb el-İsfahânî'nin Kur'an lügati olarak yazdığı el-Müfredâfm&d verdiği bilgi¬ye göre genel mânası "bilginin gerçeğe uygun olması ve aklın gerçeği yakalama¬sı" demektir. Hikmetin Allah'a mahsus olanı "Varlıkları (eşya) bilmek ve kusur¬suz olarak yaratmak", insana ait olanı ise "yaratılmışları bilmek ve iyi şeyler yap¬mak" şeklinde tanımlanır. Allah Teâlâ "Lokman'a hikmeti verdik" buyururken iş¬te bu ikinci mânadaki hikmeti kastetmiştir.


Bu sûrenin 251. âyetinde Allah'ın Hz. Davud'a L'mülk ve hikmet" verdiği bil¬dirilir. Müfessirlerin açıklamasına göre mülk, Hz. Davud'a verilen maddî ve dün¬yevî gücü, hikmet de peygamberliği ve bu sayede mazhar olduğu zengin bilgileri yani manevî ve zihinsel gücü ifade eder. Fahreddin er-Râzî ve Kadı Beyzâvî gibi felsefî birikimi olan müfessirler ilgiü âyeti yorumlarken hikmeti, "nazarî bilgileri ve elden geldiğince iyi işler yapma alışkanlığını kazanmak suretiyle ulaşılan ruhî olgunluk" şeklinde açıklamışlardır.


"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel Öğütle ça¬ğır..." mealindeki âyette hikmet, tebliğ ve İrşad çalışmalarının temel yöntemi olarak gösterilmiştir. Bütün müfessirler buradaki hikmet kavramının, "kesin kanıtlara dayalı, muhatabı tanı olarak ikna edecek ve kötü niyetli tartışmalara son verecek kesinlikte doğru ve sağlam bilgi" anlamında kullanılmış olduğunu belirtirler. Şu halde hikmet, dinî olan ve olmayan bütün yararlı bilgileri içine alan bir kavramdır ve konumuz olan âyet bu anlamdaki hikmetin, Allah'ın İnsana, birçok hayra vesile olacak büyük bir lütfü olduğunu ifade etmektedir.


Bu sebeple olmalı¬dır ki Resûlullah, hem kendisi hem de bazı sahâbîler İçin Allah'tan hikmet dile¬ğinde bulunmuş"Bayağı (sefih) kimselere hik¬metten söz etme!" anlammdaki uyarısıyla da hikme¬te ancak fıtratı bozulmamış, ahlata temiz kişilerin lâyık olduğuna işaret etmiştir. İkvân-ı Safa Risâleleri'nde bu husus, şu hakimane ifade ile vurgulanır:




"Hikmet bir gelin gibidir ve sadece süslenmiş eve inmek İster" Sonuç olarak hik¬met terimi başlangıçta "akıllı ve bilgili bir kişinin deneyim ve birikimlerini özlü şekilde ifade ettiği sözü" anlamında kullanılırken İslâmî dönemde zaman içinde şu anlamlan kazanmıştır: Bütün özel bilgi alanlarını kuşatan kapsamlı ve derin bilgi veya felsefe, ilâhî gerçekleri ve Kur'an'ın derin anlamını kavramaktan doğan bil¬gi ve bu bilgilere uygun yaşama tarzı, Hz. Peygamber'in sünneti, bir hükmün se¬bebi veya amacı, bir eylemden beklenen yarar (maslahat).



İbn Âşûr, felsefe mânasındaki hikmetin kaynağını ve mahiyetini şöyle özet¬lemektedir: "Hikmet ilimleri, İlâhî vahye mazhar olan rehberlerin verdikleri bilgi ve gösterdikleri yolların bütünüdür ki insan aklının terbiye ve ıslah edilmesi bu te¬mele dayanır. Hikmet önce dinlerde ortaya çıkmış, sonra üstün zekâ sahibi insan¬ların bu temci üzerinde geliştirdikleri düşünceleri de buna eklenmiştir. Keldan, Mısır, Hindistan ve Çin'de birbirine yakın asırlarda yaşamış bulunan kadîm ha¬kimler hikmetin yollarım ve yöntemlerini belirlemişlerdir. Ancak bu hikmet sap¬malardan, hayal ve vehimlerden ayıklanmış değildir.


İslâm bilgin ve düşünürleri, özellikle hicrî IV. asırdan itibaren dinî, felsefî ve ilmî bilgilerin tamamını hikmet kavramı içinde değerlendirerek, teorik bilgilere "nazarî hikmet", pratik bilgilere "amelî hikmet" adını vermişlerdir. Öte yandan bütün ahlâkî erdemleri "hikmet, adalet, yiğitlik, iffet" olarak dört temel erdem İçinde toplayan ve bunların başında da hikmeti gösteren felsefî anlayış, zamanla Râgıb el-İsfahânî, Gazzâtî, İbn Hazm gibi ahlâka dair eserler yazan din âlimleri tarafından da benimsenmiştir



Savfetü-t Tefasir- Ve Belagat Tefsir'ine göre


O, iyi iş yapmaya sevk edecek faydalı ilmi kullarından dilediğine verir, Kime hikmet verilirse, ona, sahibini ebedî saadete götürecek pek çok hayır verilmiştir. Kur'an'ın darb-ı mesellerini ve hikmetlerini ancak nef¬sin arzularından kurtulmuş, nurlu hakıl sahipleri anlar ve öğüt alır
"Hikmeti dilediğine verir." Bir cümle, bir okuyuşta da Yüce Allah'a hitap olmak üzere (teşâe) şeklindedir (yani hikmeti dilediğine verirsin). O vakit bu bir iltifattır. Çünkü gaib ifadeden muhataba geçilmiştir. [




Maverdi Tefsir'ine Ebu'l Hasan Ali Bin Muhammed'e göre


Allah dilediğine hikmet verir.” “Hikmet” hakkında yedi yorum vardır:


1- Kur’an’da anlayışlı olmak. İbn Abbas’ın görüşü vardır.
2- Dinde bilgili olmak. İbn Zeyd’in görüşü budur.
3- Peygamberliktir.
4- Haşyet’tir.(Allah’tan korkmak). Bunu Rebi söylemiştir.
5- Doğruya isabet etmektir. İbni Ebi Müceyh bunu Mücahid’den aktarmıştır.
6- Kitabet’tir. Bunu Mücahid söylemiştir.
7- Akıldır. Zeyd b. Eslem’in görüşü budur.
Bir yoruma daha ihtimal vardır. O da buradaki “Hikmet” in dinin salahı (uygunluğu) ve dünyanın ıslahı olmasıdır.




Risale-i Nur'dan


Senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak, fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı müsahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tâzammun(kuşatmak içine almak) eden hakikat-ı rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. Üstad .Said Nursi....



İŞTE KİME HİKMET VERİLDİYSE O TUTTURDU HER İŞİNDE...
ODA İLİMLİ OLURSA DÜNYA ONUN PEŞİNDE...
YABANDA GEZME YEME ÖMRÜNÜ ETME HEBA ..
İLİMSİZİN BOYNUNDA DÜNYA OLUR VEBA......
yerfe'illahullezine emenu minkum vellezine ütül'ilme derecativ vallahü bima ta'melune habirun.'


Mücâdile 58/11 : «İman edenleri Allah yükseltir, İLİM verilenleri ise kat kat dereceleri ile büyültür.





İbni Kesir Tefsir'ine göre




«Allah içinizden îmân etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» Sizden biriniz, kardeşi yanına geldiğinde ona yer açınca veya kendisine çıkması emredildiğinde çıkınca bunu, kendisi için bir eksiklik olarak kabul etmesin. Bilakis bu, Allah katında yücelik ve meziyyettir. Allah Teâlâ bu durumu heba etmez, aksine onu yapanlara dünya ve âhirette mükâfat verir. Çünkü kim Allah için tevazu' gösterirse; Allah onun değerini yüceltir ve şânını yaygınlaştırır. Bunun için


«Allah içinizden îmân etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin.» buyuruyor. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» Buna müstehak olan ve olmayanı iyi bilir, tmâm Ahmed İbn Hanbsl der ki: Bize Ebu Kâmil... Ebu Tufeyl Âmir İbn Vâile'den nakletti ki; Nâfı' İbn Abd'ül-Hâris Us-fân'da Hattâb oğlu Ömer'e rastladı. Ömer onu Mekke'ye âmir olarak göndermişti. Ömer ona vâdî halkına kimi halef ta'yîn ettin? dedi. O da; İbn Ebzâ'yı halef ta'yîn ettim, dedi. Ömer îbn Ebzâ da kim? deyince o; kölelerinizden bir adam, dedi. Hz. Ömer onlara bir köleyi mi halîfe ta'yîn ettin? dedi.


Nâfi' dedi ki: Ey mü'minlerin emîri, doğrusu o, Allah'ın kitabını okuyor, farzlan biliyor ve hüküm veriyor. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: Ama sizin peygamberiniz (s.a.) şöyle buyurmuştur : Doğrusu Allah, bu kitab ile bir kavmi yüceltir ve bir başka kavmi de alçaltır .Müslim de bu rivayeti birden çok şekilde Zührî kanalıyla Nâfi' den nakleder. Yine birden çok şekilde Hz. Ömer'den benzer rivayet nakledilir. Ben, ilim ve ilim ehlinin faziletine dâir hadîsleri Buhârî Şerhi'-nin ilim kitabında uzun uzadıya açıkladım. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur





Fahruddin Er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb,a Tefsir'ine göre




"Allah sizden iman etmiş olanlarla, kendilerine ilim verilmiş olanların derecelerini artırır" buyurmuştur. Bu, "Allah, peygamberin emrine uymaları sebebiyle mü'minlerin ve onlardan özellikle âlim olanların derecelerini artırır" demektir. Sonra buradaki derecelerin yükselmesi hususunda iki görüş vardır:


a) Pek duyulmadık bir görüşe göre, bu Resûlüllah'ın meclisinde yükselme, temayüz etmedir.


b) Meşhur olan görüşe göre ise, bundan murad, mükâfaat dereceleri ve Allah'ın hoşnutluğunun mertebeleri bakımından yükselmektir.




İlmin Fazileti



Bil ki, ilmin faziletini, "(Allah) Âdem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara. 31)
(Bu ayetin Tefsir'i Detaylı olarak bilginize sunulacak) . Kâdî şöyle demiştir: "Hiç şüphe yok ki âlimin ilmi, taatinden ötürü normal bir mü'min için söz konusu olmayan bir makam ve mertebeyi gerektirir. Işt ebundan Ötürü yaptığı bütün işlerde âlime uyulur ve âlim olmayana uyulmaz. Çünkü âlim, haram ve şüpheli şeylerden kaçınma yollarını, başkalarının bilemediği, nefsi hesaba çekme yollarını bilir. Yine o, ibadette başkalarının bilemediği, huşu ve tesellül keyfiyetini bilir. Yine o, başkasının bilemeyeceği tevbe keyfiyetini, vaktini ve niteliklerini bilir. Öte yandan bu kimse, başkalarının aksine, boynuna düşen, haklara riayet eder. Bu durum, pek çok şeyde böyledir. Fakat, nasıl ki taatlarından ötürü onun mükâfaatının derece ve mertebesi yükseliyorsa, aynı şekilde işlediği günahların ikâb ve cezası da büyük olur. Çünkü, ilminden ötürü işlemekten imtina edeceği ve başkasına göre küçük olan pek çok günah, onun için büyük günah sayılır.


Savfetü't Tefasir Tefsir'ine göre




Bilin ki Allah, kendisinin ve Peygamberinin emir¬lerine sarılmalarından dolayı mü'mirileri, Özellikle inanan âlimleri en yüce mertebelere yükseltir ve onlara cennette en yüksek dereceleri verir. İbn Mes'ûd şöyle der: Yüce Allah bu âyette alimleri övdü. Ey insanlar! Bu âyeti iyice anlayın. Bu âyet sizi ilme teşvik etmelidir.


Çünkü Yüce Allah diyor ki: Allah âlim mü'mini, âlim olmayan mü'minden kat kat üstün kılar. Kurtubî de şöyle der: Yüce Allah bu âyette, Allah katında üstünlüğün, mec¬lislere önce gelip başa oturmakla değil, ilim ve iman ile olduğunu açıkladı.


Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Alimin âbide üstünlüğü, dolunay gecesindeki ayın, diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir"
(Kurtubi 17/300) Yine Rasulullah (s.a.v.)'tan şöyle rivayet edilmiştir:


Kıyamet günü üç zümre şefaat edebilecektir Peygamberler, âlimler, sonra şehitler
.(kurtubi 17/300) Bu ne büyük bir rütbedir ki, bu rütbe, pey¬gamberlik ile şehitlik rütbeleri arasında yer aldığı Allah'ın Rasulü'nün şahitliğiyle bildirilmektedir. Yüce Allah lütuf ve sevaba müstehak olan ile olmayanı bilendir.



Tefsir'ül Münir'e göre



Allah Tealâ iman edenlerinizi" dünyada onlara yardım ederek, güzel ün nasip ederek, ahirette de cennetine koyarak "derecelerini yükselt¬sin." Özellikle "kendilerine ilim verilenlerin" ilimle ameli birleştirenlerin mevkilerini, saygınlıklarını ve "derecelerini yükseltsin." Çünkü ilim zaten derecesi yüksek olmakla beraber -sahibinin daha da yücelmesi için- amel etmeyi gerektirir.


Hadiste şöyle buyurulur: "Alimin abide (çok ibadet ede¬ne) üstünlüğü, ondördünde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Allah Tealâ yaptıklarınızın hepsinden haberdardır." "Allah yaptıklarınızın hep¬sinden haberdardır." cümlesi, emrine uymayanlara yönelik bir tehdittir.



Allah iman edenlerinizi ve kendilerine ilim verilenlerin dereceleri¬ni yükseltsin. Allah yaptıklarınızın hepsinden haberdardır." .Yani Allah Te¬alâ ahirette nasiplerini bolca vermek suretiyle dünyada ve ahirette ma¬kamlarını yüceltir. Yine dünyada saygı ahirette sevap ihsan etmek suretiy¬le yüksek dereceler vererek, bilhassa alimlerin makamlarını yüceltir.


Kim ilimle imanı birleştirirse imanından dolayı derecesini yükselttiği gibi ayrı¬ca ilminden dolayı da makamını yüceltir. Meclislerde saygı görmesi de bun¬lardan biridir. Allah Teâla buna lâyık olanı da olmayanı da bilir, bütün kul¬larının niyet ve hallerine muttalidir. Hayır olsun şer olsun bütün amelleri¬nin karşılığını verecektir.


Ahmed b. Hanbel ve Müslim'in Ebuttufeyl Amir b. Vasile'den naklet¬tiklerine göre Nafi b. Abdulharis Usfan'da Hz. Ömer ile karşılaştı. Hz. Ömer onu Mekke'ye yönetici tayin etmişti. Hz. Ömer ona: "Vadi (Mekke) eh¬linin başına kimi bıraktın." dedi. O da "Azadlı kölelerimden İbni Ebza'yı bı¬raktım." dedi. Hz. Ömer "Onların başına bir köleyi mi bıraktın?" dedi. Nafi: "Ey müminlerin emiri! O Allah'ın kitabını okur, farzları bilir, kadılık yapar." dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer "Peygamberiniz şöyle demişti: Allah bu kitap sebebiyle bir kısım insanları yükseltir diğer bir kısmını alçaltır." dedi





Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:




Rabbimiz dünyada saygı, ahirette sevap vermek suretiyle müminle¬rin ve alimlerin derecelerini yükseltir. Mümini mümin olmayana, alimi alim olmayana göre yüceltir. İbni Mesud "Allah bu ayette alimleri övmüş¬tür." demiştir.


Aynı şekilde "Kendilerine ilim verilenler..." ayeti de Allah katında yük¬sekliğin, meclislerin başında oturmakla değil ilim ve imanla olduğuna delâ¬let etmektedir. Buna göre Allah mümini önce imanıyla sonra ilmi ile yüceltir.


Alimlerin faziletine dair pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır, bazıları şunlardır:


Ebu Nuaym Muaz'dan şöyle rivayet etmiştir: "Alimin abide nispetle fazileti, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir."


İbni Mace'nin Hz. Osman'dan rivayet ettiği hasen hadiste şöyle buyu-rulmuştur: "Kıyamet günü üç kişi şefaat eder: Önce peygamberler, sonra alimler, sonra şehitler." Rasulullah'ın (s.a.) bu hadisi, alimlerin mertebesinin peygamberlik mertebesinden hemen sonra geldiğine delâlet etmektedir.



İbni Abbas'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Süleyman'dan (Aleyna Ve Aleykum Selam.) ilim, mal ve saltanattan birini tercih etmesi istenmiş, o ilmi tercih etmiş, Allah da ilimle beraber mal ve saltanatı da vermiştir



El Veciz ve Ahkam Tefsir'ine göre



"Allah sizden iman edenleri yükseltir" Rasule itaat etmekle. "İlim verilenleri derecelerle yükseltir" Cennette


Allahu taala âyete, «Ey müminler» hitabıyla başlaya¬rak müminlere vermiş olduğu yeri ve değeri göstermektedir. Bu hitabın hemen arkasından da ulemayı zikrederek ulemanın yer ve ehemmiyetini göstermektedir. Zira «Ey İman edenler» hitabı zatan ulemayı da İçine al¬maktadır. Ulemanın tekrar zikredilmesiyle ilmiyle amil olan ilim ehlinin yeri¬nin yüceliğine işaret edilmektedir.


Kur'an-ı kerim, alimlerin Allah (cc) katında yüce bir yerleri olduğunu beyan etmiştir. Alimlere şeref ve iftihar bakımından ' Kur'anda varid olan âyetler kafidir.
Alimler hakkında Resulullah (sav) da, «İslâmı canlandırmak İçin İlim arayan, okuyan ve okutanlarla peygamberler arasında tek bir derece vardır.buyurmuştur..(Darimi. Ömer bin Kesir Anil-Hasan'dan rivayet etmiştir.)





Kurtubi Tefsir'ine göre




İman ve İlmin Fazileti:


"Allah sizden iman edenleri ve kendilerine İlim verilenleri dereceler ile yükseltsin."

Âhiretteki mükâfat ve sevab, dünyadaki şeref ve üstünlük1 itibariyle "yükseltsin" demektir. Yüce Allah mümini mümin olmayana gö¬re, alimi de alim olmayana göre yükseltir. îbn Mesııd dedi ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimede ilim adamlarını övmektedir. Kendilerine ilim verilenleri iman edip, ilim verilmeyen kimselerin üzerine "dereceler ile" yükseltecek¬tir, demektir. Bu da emrolunduklarını yerine getirdikleri takdirde dinlerin¬de onları derecelerle yükseltecek anlamındadır


Bu âyet-i kerimede Alİah nezdinde yüksekliğin, ilim ve iman ile olduğu¬nu, meclîslerin ön taraflarına erkence gidip oturmakla olmadığını açıklamak¬tadır


Yahya b, Yahya, Malik´ten şöyİe dediğini rivayet eder: "Allah sizden iman edenleri" ashab-ı kiramı "ve kendilerine İlim verilenleri dereceler ile yükseltsin." Allah ilim sahibini ve hakkı isteyeni yükseltir.
Yüce Allah´a hamdolsun. Peygamber (sav)´dan da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; "Aiim ile abid arasında yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe hızlı koşan, zayıf, asil ada¬rın koşusu ile yetmiş yıllık bir mesafedir.
[Deylemî, Firdevs, III)


Yine Peygamber (sav)´dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; "Âlimin âbi¬de olan üstünlüğü ondördündeki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir." [Darİmi, I, 110; İbn Mâce, 1, Kİ]

Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde üç tür insan şe¬faat edecektir. Peygamberler, sonra alimler, sonra şehidler." [İbn. Mâce, II, 1443]


Rasûlullah (sav)´ın tanıklığı ile peygamberlik ile şchadet arasında orta bir yerde bulunan bir mevki ne kadar da büyüktür.!


İbn Abbas´tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Süleyman Ca.s) ilim, mal ve hükümdarlıktan birisini seçmekte muhayyer bırakıldı. O da ilmi seçince ona onunla birlikte hem mal, hem de hükümdarlık verildi.




TEFHİMU'L KUR'AN Mevdudi tefsir'ine göre...


Yani, Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde, O'ndan uzak bir yerde oturmakla kıymet derecenizin düştüğünü sanmayın ve size "kalkın artık, sohbet sona erdi" denildiğinde, bunu kendinize bir hakaret kabul etmeyin.


Çünkü gerçek ölçü iman ve ilimdir. İşte sizlerin dereceleri ona göre belirlenecek, Hz. Peygamber'e (s.a.) yakın ya da uzak oturmakla değil. Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında oturmakla hiç kimsenin mertebesi yükselmez.(Yani ilim li bir insana kıyasla aşağıda netleşiyor.) Mertebenin yükselmesi, iman ve ilim nimetine sahip olan kimseler içindir. Ayrıca bilinmelidir ki, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında oturan bir kimse O'na eziyet verebilir, bu da cehalettir.


Allah indinde, Hz. Peygamber'in (s.a.) sohbetinden iman ve ilim kazanan ve bir mümine gerekli ahlâkî kuralları öğreten kimsenin mertebesi, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında boş oturan kimsenin mertebesinden yücedir.



Elmalılı Tefsir'ine göre


Allah içinizden iman edenleri, yani hakikaten imanlı olan ve bu emirlere de temiz yürekle iman eden müminleri yükseltsin. İman ile emre boyun eğmelerinin mükafatı olarak dünyada başarı ve güzel ünvan, ahirette cennet köşklerinde makam ile üstünlük versin. Kendilerine ilim verilmiş olan zatları da derecelerle yükseltsin bilhassa ilim ile uğraşıp gereğince amel eden âlimleri de derecelerle daha yüksek makamlara geçirsin


Bu âyet, ilmin fazileti ve âlimlerin üstünlüğü hakkındaki açık delillerdendir. Bu konuda birçok hadis de vardır. Kısaca ifade etmek gerekirse denilebilir ki, imam-ı Azam Ebu Hanife'nin Müsned'inde İbnü Mesud'dan naklettiği şu hadis, bu hussutaki hadislerin en mühimlerindendir. Peygamber buyurmuştur ki: "Allah Teâlâ kıyamet günü âlimleri toplayıp da buyuracak ki: 'Ben size sırf hayır istediğim cihetle hikmetimi kalplerinize koydum. Haydi cennete girin. Çünkü sizden ortaya çıkacak kusurlara karşı sizi affettim." Tirmizi, Ebu Davûd ve Dârimî şu hadisi merfu olarak Ebu'd-Derdâ'dan rivayet etmişlerdir..





Celal Yıldırım Tefsir'i




İmân Eden Bahtiyarlar Ve İlim Sahipleri


Kalkın denilince de kalkıverin ki Allah sizden dosdoğru imân edenlerle kendileri¬ne ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haber¬lidir.»


Cenâb-ı Hakk'ın övdüğü ve derecelerini yükselttiği iki sınıf insan söz konusudur:


a) Dosdoğru imân edenler,


b) Kendilerine ilim verilenler.


Şüphesiz Cenâb-ı Hakk'ın yalnız bu iki sınıfın değil, daha birçok sı¬nıfların da derecelerini yükseltir. Ancak gerek gizli toplantı ve fısıldaşma-larda, gerekse toplantı yerlerine girip çıkmada ve yer almada imân ile il¬min rolü çok büyüktür. Zira imân, Allah korkusunu ve murakabasını dur¬madan hatırlatır; ilim de faydalı düşünmeyi ve müslümanlardan yana ya¬rarlı karar almayı ilham eder. Yeter ki bu iki paha biçilmez nîmet kişinin kalbinde ve dimağında birleşip bütünleşsin.


Böylece ilgili âyetle, sosyal ilişkilerin düzeninde, hayatın dengesinin İmân ve ilimle gerçekleşebileceğine işaret edilmekte ve mü'minlerin dik¬kati bu iki ana faktöre çekilerek sağlam ölçü verilmektedir.


Bilerek, anlayarak, öğrenerek, kısacası ilme ve irfana sarılarak ken¬dini sağlam imân çizgisine getirip günlük hayatını sâlih amellerle süsle¬yen bahtiyar mü'minlerin dünyada da, âhirette de derecelerini Cenâb-ı Hak yükseltir. Dünyadaki dereceleri, nezih bir ömür yaşayıp çevrelerine huzur ve güven havası estirmeleri ve güzel örnek olmalarıdır. Öyle ki bu düzey¬de olan mü'minin yüzünü gören bir kişi Allah'ı hatırlar da kendini toparla¬yıp onun tertemiz hayatına gıpta eder. Âhiretteki dereceleri ise, Cennet'in yüksek makamları, ilâhî rıza ve iltifattır.


İlmi imân ve ahlâkla birleştirip sâlih amellerle zinetlendirerek insan¬lığın hizmetine sunan âlimler ülkenin temel taşları, kültürün öncüsü, hu¬zur ve güveni sağlamanın kaynağıdır. Onlara verilecek uhrevî mükafatın bir başka derecesi ise, peygamberler, sıddikler ve şehîdlerle beraber ol¬maktır.


Âyetin sonunda «Allah yaptıklarınızdan haberlidir» buyurularak, imân ile ilmin bütünlük içinde ilâhî rıza doğrultusunda değerlendirilip değerlen¬dirilmediğinden Cenâb-ı Hakk'ın haberdar bulunduğuna ve ona göre karşı¬lık vereceğine, kişinin niyetine göre onun imân, ilim ve ameline değer bi¬çeceğine işaret vardır.




Et Tefsir'ül hadis ve Beğavi Tefsir alıntısı



Ayet'i Kerime'de moral verme, gönüllere su serpme amaçlı ifadenin verdiği mesajın yanı sıra, ilim adamlarının, vakar sahiplerinin önemine yönelik bir işaret de al¬gılamak mümkündür. Dolayısıyla bu sınıfın öncelikliliğine işaret ediliyor. Bundan ayrı¬ca şu evrensel mesajı da çıkarabiliriz: Yüksek bir değere ermek; dış görünüme, meclis¬lerde ve toplantılarda kendini ön plana çıkarmaya bağlı değildir. Güzel ahlak, edepli davranma, akıl ve ilim bunun tek koşuludur.


Müfessirler, ayette "ilim verilenler" ifadesinin geçmesinden dolayı, ilim adamlarının üstünlükleri hususu üzerinde de durmuş, konuya ilişkin olarak çeşitli hadisler rivayet et¬mişlerdir. Bunlardan biri Ebu Derda'dan rivayet edilen şu hadistir:


"Rasulullah'ın (s) şöyle buyurduğunu duydum: Bir kişi ilim elde etmek üzere bir yol tutarsa, yüce Allah onu cennete giden yollardan birine iletir. Melekler kanatlarını, ilim talep edenden duy¬dukları memnunluktan dolayı indirirler. Gökler, yer ve hatta suyun içindeki balık onun için dua eder. Alimin abide üstünlüğü, ondördüncü günündeki dolunayın, diğer yıldızla¬ra olan üstünlüğü gibidir. Alimler Peygamber'in varisleridir. Onlardan dinar ve dirhem miras almadılar. İlim miras aldılar. Kime ilim verilmişse, büyük bir nasip verilmiştir."
(Tirmizi Ebu Davud..Bkz. et-Tac, c. 1, s. 54-55..Beğavi Tefsir'i)



Abdullah b. Ömer'den şöyle rivayet edilir: "Bir gün Rasulullah, mescidinde oluşan iki ayn halkının yanından geçti. Birinci halkayı oluşturan insanlar, Allah'a dua ediyor, O'n-dan bir şeyler istiyorlardı. Diğerleri ise ilimde derinleşiyor, fıkhedip başkalarına öğreti¬yorlardı. Rasulullah: Her iki halkada hayır üzeredir; ancak biri diğerinden daha üstün¬dür. Şunlar Allah'a dua ediyorlar, O'na yakanyor, bir şeyler istiyorlar. Allah dilerse, on¬lara verir, dilemezse vermez. Ama bunlar fıkıh öğreniyor ve bilmeyenlere öğretiyorlar. Dolayısıyla bunlar onlardan üstündür. Ben bir öğretici olarak gönderildim" buyurdu..
(Beğavi Tefsiri)



Üstad Said Nursi'den İlim beyan'ı



Cenâb-ı Hakk'ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı; muhit, (İhata eden. Etrafını kuşatan, çeviren) hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî (Olmadığı halde var zannederek) bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet (benlik) yapar.


Kendinde bir rubûbiyyet-i mevhume
, (Cenab-ı Hakk'ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi) bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur. (Tasarlamak., Düşünce) eder; bir had çizer. Onun ile mûhit (İhata eden. Etrafını kuşatan, çeviren) sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. «Buraya kadar benim, ondan sonra onundur» diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rubûbiyyetiyle, daire-i mümkinatta (Kâinat. İmkân âlemi) Hâlıkının rubûbiyyetini anlar ve zâhir mâlikiyyetiyle, (Malik ve sahib olma.)
(Orjinal Sayfa:569)


Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder(Ulular büyültür)ve «Bu hâneye mâlik (Eve sahip olmak) olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.» der ve cüz'î ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî
(Çalışmakla kazanılan) san'atçığıyla o Sâni'-i Zülcelâl'in (Görülen iş.) ibdâ-i san'atını anlar. Meselâ: «Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş» der.



Muhammed gazali konulu Tefsir'e göre



İslâm, insanları iman ve ilme uygun bir konuma getirir. Namaz saflarında Resû şöyle der: Akıl ve idrak sahipleri beni takip ediniz. Genel meclislerde Yüce Allah şöy le buyurur:


"Allah, sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. (Mücâdele: 11)


Müslümanlar peygamberlerini çok fazla seviyorlar. Neden sevmesinler. O, onla rı karanlıklardan aydınlığa çıkarmış, onlara kendilerini yaratanı ve rızık vereni öğret miş, onları gündüzün ve geceleyin Allah'ı överek ve O'nun önünde saf bağlatmışın Hem sonra onun seçkin şahsiyeti, sevgi ve saygıya lâyıktır. Onun beşerî olgunluğu haddinden fazla sevgiyi hak etmiştir. Ancak Resûl'ün etrafında bulunma ve onunl birlikte oturma isteği, din ve dünya işlerinin düzelmesi ve Resûl'ün kendine ve aile sine vakit ayırabilmesi için mutlaka düzenlenmelidir
Sayfa: 1 2 3
Referans URL