09-18-2008, 09:16 PM
Dinî inanç güdülerek kutsal mekanlara gerçekleştirilen yolculuklar; en eski, en meşakkatli ve en uzun yolculuklar olarak daima tarih sayfalarında yerini almıştır. Bu yolculukların en önemlisi İslâm dininin beşinci şartı olan “Hac”dır. Tarihî olgusu Hz. İbrahim’e kadar uzanan bu yolculuk sayesinde dünya Müslümanları zaman ve mekân şuuruyla kendilerini yeniden keşfetme imkanı bulmaktadır. Bu yönüyle Hac; arınma ve dirilmenin miladıdır bir anlamda.
Yaşadıkları ve sevdikleri her şeyi arkalarında bırakarak yeryüzünün çekim merkezine yönelenlerin “bilgelik şuuru” ve “sabır” azığıyla varacakları nihaî hedef arşın altında kurulmuş olan ilk ev Beyt-i Âtik’tir.
Burası Allah’ın yeryüzündeki evi Beytullah’tır. Burası şehirlerin anası Mekke’nin kalbidir. Burası alemlere rahmet olarak gönderilen “Son Peygamber”in aşkıyla yanıp tutuştuğu gurbetidir. Burası insanlığın hidayet ve bereket sembolüdür. Burası “ihtiyaçlılık bahçesi”nden “ihtiyaçsızlık bahçesi”ne açılan kapıdır. Burası hem mal hem de bedenleriyle cihad edenlerin; dağları, taşları, ovaları, vadileri, ırmakları, ummanları aşarak gölgesine sığındığı Kâbe’dir.
Günler ne çabuk geçiyor. Geçtiğimiz mevsimin, bugünlerinde kalpleri yerinden çıkacak gibi heyecanla çarpanların arasında bizler de vardık. Bu yıl başkaları. Kıskanmamak elde değil! "Sonsuzluk Mabedi"ne olan özlemi bastırabilmek mümkün değil! Siz gidemeseniz de bir haber beklersiniz oradan en son gelenlerden...
Ramazan ayının son günleriydi. Fatih Camii’nde teravih namazı için saf tutulurken, tevafuken 3 Hac arkadaşı yan yana gelmiştik. Bu arkadaşlardan birisi, "Ramazan Umresi"nden yeni dönmüştü. Namazın arkasından bağdaş kurup oracıkta, her dem özlemini duyduğumuz "Kutsal Topraklar"ın benzersiz kokusunu teneffüs ettirmesini rica ettik kendisinden.
“ANLATILMAZ, YAŞANIR...”
"Kutsal Topraklar"dan her dönenin, kaç defa gitmiş olursa olsun söyleyeceği cümlelerle başladı sözlerine: "O beldeler anlatılmaz, yaşanır. İnanır mısınız, şu anda kubbesi altında bulunduğumuz İstanbul’un en büyük selatin camilerinden Fatih Camii bana sanki ufacık bir mescid gibi geliyor."
Gerçekten de öyle. O duygu sağanağını cümlelerle ifade etmek mümkün değil. Çünkü ırkları, dilleri, renkleri farklılarla dünyanın en kutsal yerinde kardeşliğin zirvesini yaşarken, dönüş sonrası insan bir müddet "inziva"ya çekilmiş gibi oluyor, İstanbul gibi büyük bir şehrin ortasında. O beldelerin "kutsal" kılındığının bir mucizevî göstergesi de bu galiba.
Dünya durdukça Yüce Rabbimizin, Resûlüne buyurduğu: "İnsanların içinde Hacc’ı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (22 / Hacc, 27) buyruğu artarak kabul görmeye devam edecek. İşte o buyruğun hayat bulacağı günlerin arefesindeyiz.
HEYECAN DORUKTA...
Heyecan dorukta. Gidecek olanların gözlerindeki tarifsiz heyecan hem içe hem dışa akan rahmet damlalarıyla kendini derinden hissettiriyor. Bu rahmet mevsiminde onlarla birlikte dünyanın en kutsal yolculuğuna çıkamadığım için onları kıskanıyorum. Bu kıskançlık hiç bitmeyecek belki de, onlar orada ben burada olduğum müddetçe.
Bu kıskançlığı bastırmanın yolu; yaşadığımız o rahmetin gölgesindeki duygulu anları sizlerle tekrar paylaşmakla, hayaline dalmakla mümkün belki de. Çünkü elden başka bir şey gelmiyor.
TEVHİD MERKEZİNE HİCRET!..
"Kutsal Topraklar"a ulaştığınızda göreceksiniz ki, sadece "menasikler" yetmiyor! Gezdiğiniz mekanların "mânâ" âlemine de açılmanız gerekiyor. Vahyin sağanağa dönüşüp yağdığı göğün altınaki "tevhid" merkezine donanımlı gitmenin hazzını yaşayabilmek için.
Aksi takdirde bu yolculuğu; gönlünüzü ve beyninizi yoran bir zulme dönüştürürsünüz. Allah’a misakınızı yenilemeden, Peygambere biatınızı tazelemeden, günahlarınızı yakamadan dönme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirsiniz!
Görevlerimizi bilirsek, kınayıcılardan olmayız. Görevlerimizi bilirsek, hiç kimseyi davranışından dolayı yargısız infaza tabi tutmayız. O eksik oldu, bu eksik oldu diye sızlanmayız. Cennet’ül Bakî’yi, Uhud’u, Hira Nûr’u... ziyaret, bidat denildiğinde kızmayız!
Kâbe’nin önünde saf tutarken namaz için; orada Şafii yok, Hanefi yok, Maliki yok, Hanbeli yok. Kadın yok, erkek yok. Orada sadece malı ve canıyla Yüce Rabbinin çağrısına iştirak eden "tevhid ordusu" var. Sizi oraya çeken "Kâbe" onları da yakmakta.
Unutmayın! Burası Vahy’in yağdığı göğün altındaki "Tevhid" merkezi. Burası dünyadaki Mahşer Meydanı!
Ve buraya gelenlerin hepsi istisnasız; Peygamber Efendimizin Veda Haccında irad ettiği: "Arabın Arab olmayana üstünlüğü yok. Üstünlük ancak takva iledir" sözü gereği takvaya erenlerin tâ kendileridir.
Bırakın istedikleri gibi saf tutsunlar... Bırakın istedikleri gibi namaz kılsınlar... Bırakın istedikleri gibi tavaf etsinler... Bırakın "tevhid"i istedikleri dilde haykırsınlar... Bırakın istedikleri gibi gözyaşı döksünler...
Bırakın herkesi kendi haline, kendinizi de!
ALIŞVERİŞİNİZ O’NUNLA OLSUN!
Bırakın Ecyad Kalesi’nin yerinde yükselen "Zam Zam Towers"ları. Bırakın Kâbe’yi kuşatan gökdelenleri! Sahibi her şeyin en iyisini bilir! Kâbe işgal altında, fakat Sahibi de en yakınında! Kâbe’ye tepeden bakanlara bakmayın, Osmanlı’nın revaklarına sırtınızı dayayın ve öyle bakın Kâbe’ye... Burada sadece Allah’ı ve Hatem’ül Enbiya’yı düşünün.
Starbucks, Cartier, Tiffany, H&M, Topshop, fastfood markaları ve gökdelenler ihramlar içindeki milyonlarca insanı cezbetmek için çekişiyor Kâbe’yle! Sizin alışverişiniz yerlerin ve göklerin tesbih ettiğiyle olsun... Sizin alışverişiniz Kâbe’yle olsun... Safayla olsun... Merveyle olsun... Cebel-i Nûr Dağı’ndaki Hirayla olsun... Peygamberimizin hicret yolunda gözyaşı döktüğü Sevr Mağarası ile olsun...
Unutmayın! Unutup da sonra pişman olmayın!
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...
Mekke ve Medine Surre Alaylarını bekliyor
Surre Alayları... Osmanlı’nın en güzel geleneklerinden biri. Surre’nin bugünkü dilimizde anlamı; “içi para dolu kese” ifadesine denk. “Üç Aylar”ın ilk Cuma’sında dualarla uğurlanırdı Surre Alayları. Osmanlı Padişahı ve halkının Mekke ve Medine’nin yoksul halkına teberru ve kutsal mekanların ihtiyaçlarının giderilmesi için gönderdiği hediyeler yüzyıllarca süren güzel bir gelenek. Surre Alayı geleneği, Çelebi Mehmed’in 14.000 altını ve çeşitli hediyeleri deniz yoluyla Kemal Reis’le göndermesiyle başlar. Yavuz Sultan Selim döneminde Hicaz Bölgesi’nin Osmanlı sınırlarına katılmasıyla birlikte Surre Alayları daha sistemli bir şekilde Mekke ve Medine’ye gönderilmesiyle devam eder. I. Dünya Savaşı’nın yaşandığı, Osmanlı’nın “hasta adam” ilan edildiği bir dönemde bile Surre Alayları ihmal edilmez. Bu gelenek Padişahlık sıfatı taşımayan son Halife Abdülmecid Efendi tarafından 1924 yılında sonlandırılır. Surre Alayları sadece hediye değil, hacılarla birlikte sevgi dolu gönülleri ve selamları taşımıştır Mekke ve Medine’ye. Onun içindir ki, Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa’nın ünlü Medine Müdafaası’nda, asırlarca devam eden Surre geleneğini birdenbire unutup, yerine sahte İngiliz altınlarını ikame edenleri hatırladıkça insanın içi acıyor. Unutmayın! Siz unutmadıkça geçmişi, hâlâ Mekke’de ve Medine’de saf tutmuş insanlar yolunuzu gözlüyor. Son kahraman Fahrettin Paşa ve askerleri ise sizden sadece ahde vefa bekliyor. Dua...
Hicaz’a, demiryolu ile gitmek vardı!..
Sultan II. Abdülhamid’in hayalleri zorlayan, İslâm Âlemi’ni atardamar gibi birbirine bağlayan projesidir Hicaz Demiryolu. 1 Eylül 1900’de yapımına başlanan Hicaz Demiryolu, Avrupalılar tarafından "başarılması imkansız fantezi" olarak dünya kamuoyuna lanse edilirken, bu projeyle yankılanan İslâm dünyası tarafından gönderilen yardımlarla desteklenir. 93 Harbi’nin ağır yükünü omuzlarında hisseden Osmanlı bütün finansman sıkıntılarına rağmen Hicaz Demiryolu Projesi’nden vazgeçmez. Proje Şam’dan Mekke’ye, oradan Akabe’ye, oradan da Cidde ve Yemen’e kadar tasarlanmış, ancak Medine’ye kadar olan kısmı tamamlanabilmiş. Müslüman mühendis ve işçilerin olağanüstü gayretleriyle 1464 kilometrelik Hicaz Demiryolu 1 Eylül 1908’de tamamlanarak Sultan II. Abdülhamid tarafından hizmete açılır. Kutsal Topraklara demiryolu ile gitmek isteyenler 2 lira ödeyerek, Şam-Medine arasını yaklaşık 72 saatte kateder. O zamanın imkanlarına göre kara yolculuğundan hem kolay hem de ucuz olan Hicaz Demiryolu büyük bir yolcu kapasitesine ulaşır. Bu müthiş proje Müslümanları mutlu ederken, İngilizlerin planlarını altüst eder. Bölgede konumlandırdıkları casusları Lawrence kanalıyla organize edilen bedeviler Hicaz Demiryolu’na yaklaşık 128 saldırıda bulunur ve bölgeyle olan bağlantılar kesilir. Hicaz Demiryolu o gün bugündür içimizde hâlâ bir hüzün, hâlâ bir özlemdir.
Hac Yolcusu
Bugün herkes, sana hayran oluyor, ey yolcu,
Tuttuğun nûrlu yolun, arşa çıkar tâ bir ucu!
Seni mesteyleyen aşkın, ezeldir, ezeli,
İltifât eyledi zirâ, o güzeller güzeli!
Öpeceksin, Hacer’ül Esved’i hem Mültezem’i,
Müslümanlar, bu büyük devlete imrenmez mi?
Ne tehassüsle yaşattın, o mukaddes emeli,
Kâbe’nin aşıkısın, kendini bildin bileli!
Mü’minin, doğduğu günden beri, kalbinde coşan,
Bir yanardağ gibi, içten içe, her an tutuşan,
Ölmeden Ravza-i Peygamber’i, tek görmesidir,
O yeşil Cennete, bin vecd ile, yüz sürmesidir!
(...)
ALİ ULVİ KURUCU
Yaşadıkları ve sevdikleri her şeyi arkalarında bırakarak yeryüzünün çekim merkezine yönelenlerin “bilgelik şuuru” ve “sabır” azığıyla varacakları nihaî hedef arşın altında kurulmuş olan ilk ev Beyt-i Âtik’tir.
Burası Allah’ın yeryüzündeki evi Beytullah’tır. Burası şehirlerin anası Mekke’nin kalbidir. Burası alemlere rahmet olarak gönderilen “Son Peygamber”in aşkıyla yanıp tutuştuğu gurbetidir. Burası insanlığın hidayet ve bereket sembolüdür. Burası “ihtiyaçlılık bahçesi”nden “ihtiyaçsızlık bahçesi”ne açılan kapıdır. Burası hem mal hem de bedenleriyle cihad edenlerin; dağları, taşları, ovaları, vadileri, ırmakları, ummanları aşarak gölgesine sığındığı Kâbe’dir.
Günler ne çabuk geçiyor. Geçtiğimiz mevsimin, bugünlerinde kalpleri yerinden çıkacak gibi heyecanla çarpanların arasında bizler de vardık. Bu yıl başkaları. Kıskanmamak elde değil! "Sonsuzluk Mabedi"ne olan özlemi bastırabilmek mümkün değil! Siz gidemeseniz de bir haber beklersiniz oradan en son gelenlerden...
Ramazan ayının son günleriydi. Fatih Camii’nde teravih namazı için saf tutulurken, tevafuken 3 Hac arkadaşı yan yana gelmiştik. Bu arkadaşlardan birisi, "Ramazan Umresi"nden yeni dönmüştü. Namazın arkasından bağdaş kurup oracıkta, her dem özlemini duyduğumuz "Kutsal Topraklar"ın benzersiz kokusunu teneffüs ettirmesini rica ettik kendisinden.
“ANLATILMAZ, YAŞANIR...”
"Kutsal Topraklar"dan her dönenin, kaç defa gitmiş olursa olsun söyleyeceği cümlelerle başladı sözlerine: "O beldeler anlatılmaz, yaşanır. İnanır mısınız, şu anda kubbesi altında bulunduğumuz İstanbul’un en büyük selatin camilerinden Fatih Camii bana sanki ufacık bir mescid gibi geliyor."
Gerçekten de öyle. O duygu sağanağını cümlelerle ifade etmek mümkün değil. Çünkü ırkları, dilleri, renkleri farklılarla dünyanın en kutsal yerinde kardeşliğin zirvesini yaşarken, dönüş sonrası insan bir müddet "inziva"ya çekilmiş gibi oluyor, İstanbul gibi büyük bir şehrin ortasında. O beldelerin "kutsal" kılındığının bir mucizevî göstergesi de bu galiba.
Dünya durdukça Yüce Rabbimizin, Resûlüne buyurduğu: "İnsanların içinde Hacc’ı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (22 / Hacc, 27) buyruğu artarak kabul görmeye devam edecek. İşte o buyruğun hayat bulacağı günlerin arefesindeyiz.
HEYECAN DORUKTA...
Heyecan dorukta. Gidecek olanların gözlerindeki tarifsiz heyecan hem içe hem dışa akan rahmet damlalarıyla kendini derinden hissettiriyor. Bu rahmet mevsiminde onlarla birlikte dünyanın en kutsal yolculuğuna çıkamadığım için onları kıskanıyorum. Bu kıskançlık hiç bitmeyecek belki de, onlar orada ben burada olduğum müddetçe.
Bu kıskançlığı bastırmanın yolu; yaşadığımız o rahmetin gölgesindeki duygulu anları sizlerle tekrar paylaşmakla, hayaline dalmakla mümkün belki de. Çünkü elden başka bir şey gelmiyor.
TEVHİD MERKEZİNE HİCRET!..
"Kutsal Topraklar"a ulaştığınızda göreceksiniz ki, sadece "menasikler" yetmiyor! Gezdiğiniz mekanların "mânâ" âlemine de açılmanız gerekiyor. Vahyin sağanağa dönüşüp yağdığı göğün altınaki "tevhid" merkezine donanımlı gitmenin hazzını yaşayabilmek için.
Aksi takdirde bu yolculuğu; gönlünüzü ve beyninizi yoran bir zulme dönüştürürsünüz. Allah’a misakınızı yenilemeden, Peygambere biatınızı tazelemeden, günahlarınızı yakamadan dönme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirsiniz!
Görevlerimizi bilirsek, kınayıcılardan olmayız. Görevlerimizi bilirsek, hiç kimseyi davranışından dolayı yargısız infaza tabi tutmayız. O eksik oldu, bu eksik oldu diye sızlanmayız. Cennet’ül Bakî’yi, Uhud’u, Hira Nûr’u... ziyaret, bidat denildiğinde kızmayız!
Kâbe’nin önünde saf tutarken namaz için; orada Şafii yok, Hanefi yok, Maliki yok, Hanbeli yok. Kadın yok, erkek yok. Orada sadece malı ve canıyla Yüce Rabbinin çağrısına iştirak eden "tevhid ordusu" var. Sizi oraya çeken "Kâbe" onları da yakmakta.
Unutmayın! Burası Vahy’in yağdığı göğün altındaki "Tevhid" merkezi. Burası dünyadaki Mahşer Meydanı!
Ve buraya gelenlerin hepsi istisnasız; Peygamber Efendimizin Veda Haccında irad ettiği: "Arabın Arab olmayana üstünlüğü yok. Üstünlük ancak takva iledir" sözü gereği takvaya erenlerin tâ kendileridir.
Bırakın istedikleri gibi saf tutsunlar... Bırakın istedikleri gibi namaz kılsınlar... Bırakın istedikleri gibi tavaf etsinler... Bırakın "tevhid"i istedikleri dilde haykırsınlar... Bırakın istedikleri gibi gözyaşı döksünler...
Bırakın herkesi kendi haline, kendinizi de!
ALIŞVERİŞİNİZ O’NUNLA OLSUN!
Bırakın Ecyad Kalesi’nin yerinde yükselen "Zam Zam Towers"ları. Bırakın Kâbe’yi kuşatan gökdelenleri! Sahibi her şeyin en iyisini bilir! Kâbe işgal altında, fakat Sahibi de en yakınında! Kâbe’ye tepeden bakanlara bakmayın, Osmanlı’nın revaklarına sırtınızı dayayın ve öyle bakın Kâbe’ye... Burada sadece Allah’ı ve Hatem’ül Enbiya’yı düşünün.
Starbucks, Cartier, Tiffany, H&M, Topshop, fastfood markaları ve gökdelenler ihramlar içindeki milyonlarca insanı cezbetmek için çekişiyor Kâbe’yle! Sizin alışverişiniz yerlerin ve göklerin tesbih ettiğiyle olsun... Sizin alışverişiniz Kâbe’yle olsun... Safayla olsun... Merveyle olsun... Cebel-i Nûr Dağı’ndaki Hirayla olsun... Peygamberimizin hicret yolunda gözyaşı döktüğü Sevr Mağarası ile olsun...
Unutmayın! Unutup da sonra pişman olmayın!
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...
Mekke ve Medine Surre Alaylarını bekliyor
Surre Alayları... Osmanlı’nın en güzel geleneklerinden biri. Surre’nin bugünkü dilimizde anlamı; “içi para dolu kese” ifadesine denk. “Üç Aylar”ın ilk Cuma’sında dualarla uğurlanırdı Surre Alayları. Osmanlı Padişahı ve halkının Mekke ve Medine’nin yoksul halkına teberru ve kutsal mekanların ihtiyaçlarının giderilmesi için gönderdiği hediyeler yüzyıllarca süren güzel bir gelenek. Surre Alayı geleneği, Çelebi Mehmed’in 14.000 altını ve çeşitli hediyeleri deniz yoluyla Kemal Reis’le göndermesiyle başlar. Yavuz Sultan Selim döneminde Hicaz Bölgesi’nin Osmanlı sınırlarına katılmasıyla birlikte Surre Alayları daha sistemli bir şekilde Mekke ve Medine’ye gönderilmesiyle devam eder. I. Dünya Savaşı’nın yaşandığı, Osmanlı’nın “hasta adam” ilan edildiği bir dönemde bile Surre Alayları ihmal edilmez. Bu gelenek Padişahlık sıfatı taşımayan son Halife Abdülmecid Efendi tarafından 1924 yılında sonlandırılır. Surre Alayları sadece hediye değil, hacılarla birlikte sevgi dolu gönülleri ve selamları taşımıştır Mekke ve Medine’ye. Onun içindir ki, Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa’nın ünlü Medine Müdafaası’nda, asırlarca devam eden Surre geleneğini birdenbire unutup, yerine sahte İngiliz altınlarını ikame edenleri hatırladıkça insanın içi acıyor. Unutmayın! Siz unutmadıkça geçmişi, hâlâ Mekke’de ve Medine’de saf tutmuş insanlar yolunuzu gözlüyor. Son kahraman Fahrettin Paşa ve askerleri ise sizden sadece ahde vefa bekliyor. Dua...
Hicaz’a, demiryolu ile gitmek vardı!..
Sultan II. Abdülhamid’in hayalleri zorlayan, İslâm Âlemi’ni atardamar gibi birbirine bağlayan projesidir Hicaz Demiryolu. 1 Eylül 1900’de yapımına başlanan Hicaz Demiryolu, Avrupalılar tarafından "başarılması imkansız fantezi" olarak dünya kamuoyuna lanse edilirken, bu projeyle yankılanan İslâm dünyası tarafından gönderilen yardımlarla desteklenir. 93 Harbi’nin ağır yükünü omuzlarında hisseden Osmanlı bütün finansman sıkıntılarına rağmen Hicaz Demiryolu Projesi’nden vazgeçmez. Proje Şam’dan Mekke’ye, oradan Akabe’ye, oradan da Cidde ve Yemen’e kadar tasarlanmış, ancak Medine’ye kadar olan kısmı tamamlanabilmiş. Müslüman mühendis ve işçilerin olağanüstü gayretleriyle 1464 kilometrelik Hicaz Demiryolu 1 Eylül 1908’de tamamlanarak Sultan II. Abdülhamid tarafından hizmete açılır. Kutsal Topraklara demiryolu ile gitmek isteyenler 2 lira ödeyerek, Şam-Medine arasını yaklaşık 72 saatte kateder. O zamanın imkanlarına göre kara yolculuğundan hem kolay hem de ucuz olan Hicaz Demiryolu büyük bir yolcu kapasitesine ulaşır. Bu müthiş proje Müslümanları mutlu ederken, İngilizlerin planlarını altüst eder. Bölgede konumlandırdıkları casusları Lawrence kanalıyla organize edilen bedeviler Hicaz Demiryolu’na yaklaşık 128 saldırıda bulunur ve bölgeyle olan bağlantılar kesilir. Hicaz Demiryolu o gün bugündür içimizde hâlâ bir hüzün, hâlâ bir özlemdir.
Hac Yolcusu
Bugün herkes, sana hayran oluyor, ey yolcu,
Tuttuğun nûrlu yolun, arşa çıkar tâ bir ucu!
Seni mesteyleyen aşkın, ezeldir, ezeli,
İltifât eyledi zirâ, o güzeller güzeli!
Öpeceksin, Hacer’ül Esved’i hem Mültezem’i,
Müslümanlar, bu büyük devlete imrenmez mi?
Ne tehassüsle yaşattın, o mukaddes emeli,
Kâbe’nin aşıkısın, kendini bildin bileli!
Mü’minin, doğduğu günden beri, kalbinde coşan,
Bir yanardağ gibi, içten içe, her an tutuşan,
Ölmeden Ravza-i Peygamber’i, tek görmesidir,
O yeşil Cennete, bin vecd ile, yüz sürmesidir!
(...)
ALİ ULVİ KURUCU