HuzurForuM.NeT & HuzurForuM.CoM

Tam Versiyon: SENSİZ ZAMAN GÜNCESİ
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyon'a bakınız.
Sayfa: 1 2 3
SENSİZ ZAMAN GÜNCESİ
-Hüzzam bir sevdanın ardından-

Saat kaç bilmiyorum. Merakta etmiyorum. Zamanın durduğu, sözcüklerin tükendiği demdeyim. Radyodan yükselen türkü yüreğime tercüman: “Dertliyim kederliyim, ben hep böyle ağlarım…”

Gözüm telefona takılıyor. Yaşadığımız her şeyin tek sorumlusu bu telefon sanki. Elim uzanıyor gayri ihtiyarı. Öfkeyle fırlatıyorum yere. Kızıyorum kendime bu kadar güçsüz olduğum için. Bunu bu akşam kaç kez yaptım bilmiyorum.

“Gideceği yeri bilmeyene engelleri aşmak zor gelir” demişler ya.. Ne de güzel söylemişler. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmiyorum. Mantığım, aklım çoktan firar etmiş. Duyguların anaforunda boğuluyorum..

Medet !...

Yoksun… Şuursuzca çeviriyorum kontağı. Gözyaşlarım yüzümü yıkıyor. Sanki ağlarsam daha iyi hissedeceğim. Ve sanki düzelecek her şey ağlarsam. Ruhumu yıkıyorum gözyaşlarımla. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Nasıl gittiğimi bilmiyorum. Hıçkırıklarım boğuyor radyonun cızırtılı sesini. Sağa çekip duruyorum. Daha fazla bu durumda devam edemeyeceğimi fark ediyorum.

Aman Allah’ ım.. Bu ben değilim. Ben bu değilim. Kontrol edemiyorum kendimi. Artık ağlamak istemiyorum, hıçkırmak istemiyorum. Sürekli bunu telkin ediyorum kendime. Kendime gelmeliyim.

Ama ne mümkün. Gözlerim beynimin emrini dinlemiyor. İsyankar iki bulak şimdi. Dizlerimi ıslatıyor gözyaşlarım.. Geceyi ıslatıyor… Dakikalarca hıçkıra hıçkıra ağlıyorum salya sümük. Kendimden utanıyorum.

Biraz dışarı çıksam, biraz ıslansam, biraz üşüsem kendime gelir miyim acaba? Karar değiştiriyorum. O hep gittiğimiz çay bahçesindeyim. Arabayı sahile yanaştırıyorum. Kafamda milyonlarca soru işareti raks ediyor. Kırık bir gül goncası gibi düşmüş başım omzuma. Kapımı açan otopark görevlisinin “abi iyi misin?” diye sormasıyla kendime geliyorum. Kolumla gözyaşlarımı siliyorum: “iyiyim, sıcak bir çikolata lütfen” diyorum.

Yalan söylüyorum oysa. O da biliyor yalan söylediğimi. İyi değilim. Hem de hiç iyi değilim. Çikolatayı ne zaman içtim, orada ne kadar kaldım bilmiyorum. Sağ kolumun ve sağ ayağımın uyuştuğunu fark ediyorum neden sonra. Bu vaziyette araç kullanabilir miyim acaba?

Bilmiyorum ki.. Titreyerek ayrılıyorum. Kız kulesine gitmeliyim. Anlatmalıyım ona. İçimi dökmeliyim. Rahatlamalıyım. Yoksa boğulacağım.

Neden herkes klakson çalıyor? Neden öfkeli bu insanlar? Ben ne yaptım ki onlara? Üzerime gelen taksinin fren sesiyle irkiliyorum. Ve yola sığmadığımı fark ediyorum. Bu şekilde gidemem Üsküdar’ a..

Şuralarda bir yerde durmalı, kendime gelmeliyim. Geri dönüyorum. İşte Çengelköy’ deyim. Arabamı park edip duruyorum o tarihi çeşmenin hemen yanına. Üşüyorum.. titriyorum. Beremi bulamıyorum. Oysa az önce buraya koymuştum.

Neden yaptığımı bilmiyorum, arabanın her kapısını ayrı ayrı kontrol ediyorum. Bagajı bile.. sonra sahile iniyorum. Işıkları seyrediyorum. Ne çok ışık var. Ve mırıldanıyorum: “İstanbul’ da her gece milyonlarca ışık yanıyor, ama hiç biri benim için değil…”

Bu dünya da fazla(mı)yım ?

Yetim duygular istila ediyor tüm hücrelerimi. Sorular.. sorular.. sorular…

Mantığı çoktan yitirmişim. Düşünüyorum. Her gelene bir akıl.. Her gelene bir akıl.. Ve aklı çoktan bitirmişim. Bu kadar kısa zamanda, bunca çok şey nasıl geçiyor zihnimden anlamakta güçlük çekiyorum.

Kulağımda sesin büyüyor, büyüyor, büyüyor… Şimdi daha iyiyim sanırım. Gözlerim kurumuş. Ağlamadan durabiliyorum. Ama öyle çok üşüyorum ki.. Gitmeliyim. Mutlaka Kız Kulesi’ ne gitmeliyim. Boş bakışlarla, başım önümde dönüyorum. İki adım bile atmadan seni görüyorum karşımda. Yanında biri daha var.. Seçemiyorum önce.

Gerçek misin yoksa bu zihnimin bana bir oyunu mu onu da bilmiyorum. İşte karşımdasın. Hiçbir şey söylemeden öylece bakıyorsun.

Bir şeyler mırıldanıyorum ben belirsiz. Gözlerinde öfke var. Küçülüyorum ben. Zerre kadar kalıyorum. Hiçbir şey söylemeden arkanı dönüp gidiyorsun. Ve tenhasında gecenin bir ben kalıyorum. Tüm ışıklar sönüyor…

Oysa ben korkarım karanlıktan. Bağırsam çıkar mı sesim? Gitme desem durur musun? Beklesem gelir misin?

Bilmiyorum..

Ve yine hıçkırıklar. Gidip banka oturuyorum. Başım önümde.. Kurşundan ağır bir efkar balyası omuzlarıma çöreklenmiş. Kendimi hem öksüz, hem yetim hissediyorum. Ve unutamıyorum o bakışlarını.. Yüreğime çakıyorum.

Yan tarafa gelen sarhoşlardan rahatsız oluyorum. Bu akşam uzak durmalıyım insanlardan. Kendimi kontrol etmekte güçlük çekiyorum. Bu akşam kendimden bile uzak durmalıyım.

Ah bir yapabilsem..

Ne doğru, ne yanlış bilmiyorum.

Arabamdayım. Artık bırakmışım kendimi.. Yatağını arayan bir dere gibiyim. Çağıldıyorum.. Bir taşkın bu biliyorum. Bir yürek taşkını. Ve her taşkın gibi bu da bend tanımıyor.. Yıkıyor, viran ediyor önüne çıkan her şeyi..

Neden sonra park edip iniyorum şuursuzca. Bıçak gibi keskin bir soğuk var. Buraya neden Rüzgarlıbahçe dediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Üşüyorum ama arabaya binmek istemiyorum. Kendimi cezalandırıyorum belki.

Seni arıyorum. Biliyorum. Kıracağız, dökeceğiz. Bu konuşma için seçilebilecek en kötü zaman olduğunu da biliyorum. Ama sana ihtiyacım var. Yaşamalıyım..

Sonra konuşuyoruz. Öfkeliyiz ikimizde. Konuştukça sakinleşiyoruz. Kaç saat konuştuğumuzu bilmiyorum.

“Bir müddet görüşmeyelim. Bana zaman tanı..” diyorsun. Aslında bunun doğru bir fikir olduğunu düşünüyorum. Ama sensizlik fikri bir ateş gibi düşüyor yüreğime. Şimdi yangın yeri yüreğim.

“Tamam” diyorum çaresiz. Başka seçeneğim yok ki. Biliyorum; en az benim kadar üzülüyorsun sende.

Telefonu kapatıyorum istemeye istemeye. Emirgan’ a gidiyorum. Bu gece burada kalmayı planlıyorum. Kan çanağı gözlerim arkadaşımın dikkatini çekmiş olmalı. “Hayırdır..” diyor. Konuşmak istemiyorum. Ve bunu belli ederek “Hayır kardeşim. Bizim şerle işimiz olur mu?” diyorum. Ayak üstü birkaç kelamdan sonra, oda olmadığını öğreniyorum. Eski dostluğumuzun hatırına odasında kalabileceğimi söylüyor. Ama bu bana iyi bir fikir gibi gelmiyor.

Sadece battaniyesini istiyorum. Lobi de uyuyacağım. Nasılsa uyku teslim almaz beni bu gece. Ne fark eder ki.. Ha kara taş, ha kuş tüyü yastık..

Yanıldığımı başımı koltuğa koyduğumda anlıyorum. Şaşırıyorum. Gözlerim kapanıyor. Ve uykuya dalıyorum.

Her yerim tutulmuş. Boynum ağrıyor, belim ağrıyor. Hemen telefonuma bakıyorum. Kapanmış çoktan..

İşe gitmeliyim. Nasıl çalışacaksam bu kafayla. Boynum taşımıyor sanki başımı.

İşyerine geliyorum. Hiç kimse gelmemiş benden başka. Allah’ ım neden hala bu gözyaşı? Neden bu hıçkırık?

Resmen savaşıyorum kendimle. Aramayacağını, yazmayacağını bile bile, sürekli cebimden çıkarıp telefona bakıyorum. Ve aynı düş kırıklığıyla yerine koyuyorum. Uzun sürmüyor kendimle savaşım. Yeniliyorum.

Ve yazıyorum sana…

“Çıkınca görüşürüz..” diyorsun. Biliyorum bu görüşmenin “ayrılık” anlamına geldiğini. Yutkunuyorum ve uçurtması alınmış çocuklar gibi gözyaşlarına boğuluyorum.

Hep yaptığım gibi satırlara sığınıyorum çaresiz. Sana söz verdim. Güçlü olmalıyım. Ölüm fermanı yüzüne okunan mahkum, nasıl da vakur durmuştu seyrettiğimiz o filmde. Gururla, başını eğmeden yürümüştü ölüme. Adeta meydan okuyordu..

Böyle şeyler sadece filmlerde olur diyorum kendi kendime.. Ölüme evet.. Ama sensizliğe nasıl katlanacağım ?

Bülbülün çektiği dil belasıdır derler ya.. Söz verdim sana. Yıkılmayacağım. Becerebilir miyim bilmiyorum. Ama en azından deneyeceğim.

Biliyorsun.. Ben seni çok sevdim ve hep seveceğim..

Biliyorum, sonu ayrılık.. Biliyorum, sen bu aşkı vuracaksın. Ama muhakkak son sözümü soracaksın. İşte haykırıyorum.

Bu sevdanın zekatını versem, kırk yeni yetme aşık Mecnun olur.. Ben seni çok ama çok seviyorum..

Hakkını helal eyle…

Hakkını helal eyle…

Hakkını helal eyle…


http://www.yitiksevdalar.com/html/sensiz...uncesi.htm
SENSİZ ZAMAN GÜNCESİ - II
-Hüzzam bir sevdanın ardından-

Çok yorgunum oysa. Başım yastığa düşer düşmez uyurum sanıyordum. Ama ne mümkün ? Yatağım mermerden sanki.

Üşüyorum.

Katrandan kara bir gece kapaklanıyor üzerime. Ben bana tutsak, ben bana hücre. Ve sığınıyorum içime.

Gece karanlık… Gece ayaz..

Konuşsam sözcüklerim havada kırılacak sanki. Sanki gökyüzü buz tutmuş. Hani uzanıp dokunuversem, zifir parçacıklar dökülecek üzerime.

Üşüyorum.

Yıldızlar… Her gece avuçlarıma düşecek kadar yakın olan yıldızlar.
Akşamları boğazın serinliğinde yakamozlaşan ve adeta yavuklulara göz kırpan yıldızlar..

Onlarda üşüyor mudur acaba?

Ya sen?

Gül yüzünü gecelere nakış nakış dokuduğum.

İsmini tespih edip günde binlerce kez okuduğum..

Sen de üşüyor musun?

Senin de düşüncelerin buz tutuyor mu ?

Bu hasret senin de uykularına saplanıyor mu apansız ?

Hala dinliyor musun sana yazdığım o türküyü?

Hala okuyor musun sana yazdığım şiirleri ?

Hala ağlıyor musun gizli gizli.. Islatıyor musun geceyi gözyaşlarınla..

Ve hala ağlatıyor musun baharları..?

Peki ya aklına geldiğimde gözlerin ışıl ışıl oluyor mu halâ ?

Dudaklarına çocuksu bir tebessüm yayılıyor mu ?

Avuçların terliyor mu ismimi duyduğunda ? Yanakların allanıyor mu ?

Sahi daldığında hala ısırıyor musun dudaklarını ?

Öfkelendiğinde sol gözün seyriyor mu halâ ?

Sana verdiğim o yüzükle konuşuyor musun? Beni şikayet ediyor musun ?

Özlediğinde kutsal bir emanet gibi öpüp seviyor musun onu?

Sorular… Sorular… Sorular…
Beynimi kemiren sorular..

Sorular.. Sorular.. Sorular…
Ateşi yakan, suyu ıslatan, soğuğu donduran sorular..

Sorular.. Sorular.. Sorular…
Cevabı suskunluktan ağır sorular…

Çaresiz tutuyorum kendi ellerimden. Kendi dizlerime koyuyorum başımı. Ve kendi kalabalığımda kayboluyorum umarsız.

Kim bilir kaç geceyi devirdim sensiz. Ve kim bilir kaç gece daha pusuda. Yüreğimde bir yetim ağlıyor çığlık çığlık.
Odamı değil, dünyayı kaplıyor bu vaveyla..

Buymuş senin sevgin..
Buymuş senin san’atın..
Bir şiirlikmiş
Gönlümde saltanatın
Gittin…
Gittin ha yarim..
Suna boylum, kalem kaşlım

A yirmi dört ayarım
Sende git..
Sende unut
Kaderime sayarım
SENSİZ ZAMAN GÜNCESİ - III
-Hüzzam bir sevdanın ardından-

Saatlerce uyuyup uykusuz uyandığım bir güne daha merhaba diyorum sessizce. Hangisi daha kötü bilmiyorum.

Uyuyup uykusuz uyanmak mı?

Yoksa uykuları uyutmak mı?

Bildiğim tek şey sensizliğe çare değil her ikisi de. Uykular unutturmuyor ki..

Oysa derler ki; “uyku yarı ölmektir…”

Ama bilmezler ki; “unutmak tükenmektir…”

Güneşin doğmaya niyeti yok bu sabah. Gökyüzünde kurşunî bir efkar balyası. Ha çöktü, ha çöküverecek üzerimize..

Yağmur damlacıkları çarpıyor odamın camlarına. Zirvede tutunamayan dağcılar gibi usul usul yuvarlanıyorlar aşağı…

Havadaki bu ağırlık ruhumu demirden bir kafese hapsediyor sanki. Canım cendereye giriyor. Ama yine de seviyorum yağmuru.

Bu şehri kirletenleri ve bu şehrin kirlettiklerini yıkıyor, aklıyor, paklıyor..

Ve ruhumun aynasından süzülüyor sözcükler:

“Bu sabah
Yağmur yağıyor İstanbul’ a
Gönlüme hüzün
Islatıyor şehrin tüm sokaklarını
Ve ıssız kaldırım taşlarını
Benimse yüreğimdeki yetim
Çoktan çatmış kaşlarını
Yüreğime akıtıyor
Ilık gözyaşlarını…”

Bu İstanbul var ya.. Şair eder insanı..

Biliyor musun? Yağmurlu havalarda daha çok koyuyor yokluğun. Ve yağmurlu havalarda daha çok özlüyorum sanki seni. Düşen her yağmur damlası yeni bir taşkına neden oluyor. Bildiğim yağmurla büyür goncalar. Ama gönlümdeki goncalar soluyor.

Çünkü sen yoksun..

Adını hasret koydum, geleceğin yok senin…

Olsun be yâr..

Özlemekte güzel..

Akan zaman mı, duran ben miyim bilmiyorum. Belki de ben seni değil, seni sevmeyi seviyorum.

“Bulanlar, yalnızca arayanlardır” diyor Mevlâna. İşte bir damla daha.. Ve işte bir taşkın:

“Ateşe dönen
Pervane gibiyim
Yokluğunda deliyim,
Divane gibiyim
Gönül yurdum harap olmuş
Virane gibiyim
Söyle ey yâr
Gitmediğim yer
Sormadığım er mi var?
Söyle
Seni daha nerden sorayım ?
Söyle
Daha nerelere varayım?
Bırak beni yâr
Hasretini türkülerle karayım
Bırak beni yâr
Yaralarımı kendim sarayım
Bırak beni yâr
Bırak ki;
Ben Mevlâma varayım…
Bil ki;
Bu garibin gönlü
Ancak böyle geçer kâra
Çünkü;
Yol odur ki Hakka vara..”

Düş gezginlerinin başkenti İstanbul. Bu sabah sokaklarında ayak izleri var.. Benimse yüreğimde yürek izleri…

Ama bil ki; “KOLAY BIRAKILAN İZLER, ÇABUK SİLİNİRLER….”
SENSİZ ZAMAN GÜNCESİ - V
-Hüzzam bir sevdanın ardından-

Güçlükle uyanıyorum bugün.

Üzerimde tuhaf bir ağırlık. Üşüyorum, ürperiyorum. Çiğ düşmüş yüreğime sanki. Oysa güneş gülümsüyor olanca içtenliğiyle.

Güneşi gördüm ya.. Bir an önce dışarı çıkmalıyım. Üzerime birkaç parça bir şey alıp, yanımdan hiç ayırmadığım sırt çantamla birlikte kendimi dışarı atıyorum.

İstanbul..

Vatan içinde vatan. Düş gezginlerinin başkenti.. Seviyorum bu şehri. Hatta aşığım bu şehre. Başka bir şehirde yaşayabilir miyim bilmiyorum. Bazen her şeyine bin lanet okusam da, üç günden uzak kalamıyorum. Özlüyorum trafiğini bile.

İstanbul… Nazlı bir sevgili gibi.. Öyle bela bir güzelliği var ki; tüm belaları unutturacak cinsten. Ne onunla oluyor, ne de onsuz..

Güne kuş sesleriyle başlayabilmek, İstanbul’ da yaşayan biri için nimetlerin en büyüğü olsa gerek. Şükrediyorum. Kendimi arabama hapsetmek istemiyorum bugün. Şimdi beni Üsküdar’ a götürecek otobüsteyim.

Şanslı olmalıyım, oturacak bir yer buluyorum. Kitabımın tozlu sayfaları arasında kayboluyorum. Öylesine dalmışım ki, Üsküdar’ a geldiğimizi ancak inen yolcuların telaşından anlayabiliyorum.

Tatlı bir telaş içerisinde insanlar. Her insan bir dünya.. Taksiciler, simitçiler, gazeteciler. Ve herkes kendi dünyasında.

Bağrışmalar, koşuşmalar, klakson sesleri arasında kayboluyor martı çığlıkları. Bugün hava bir başka güzel. Gökyüzü bir başka mavi. Deniz bir başka berrak. Durup, ciğerlerime değil, hücrelerime kadar çekiyorum bu havayı.

İşte vapurdayım nihayet. Gülümseyen güneşten midir bilinmez. İnsanlar da gülümsüyor bugün. Her gün asık yüzleriyle iskeleyi arşınlayan o kravatlı beyler, rüküş bayanlar gitmiş, gözleri ışıl ışıl yeni insanlar gelmiş sanki. Yüzlerinde tatlı bir telaş..

Kimileri henüz kurtulamamış mahmurluğundan uykunun. Ve olgun bir başak gibi düşmüş başlar omuzlarına.

Bir hafta vapura aynı saatte binin, hemen tüm müdavimlerine aşina olur gözleriniz. İşte o sarışın bayan yine umarsız makyajını tazeliyor. Eskimiş parkası, kirli sakalı ve duruşuyla, adeta “dünya umurumda değil” diyen o adam, simitini paylaşıyor yine martılarla. Bazen de onlarla konuştuğuna şahit oluyorum.

Acaba anlıyorlar mı söylediklerini martılar?

İşte aynı çaycı. Sabahın bu saatinde ekmek derdine düşmüş yine. Balon satan sokak satıcılarının çocukları gördüğünde daha bir şevkle seslerini yükseltmeleri gibi, vapura adım atan her yolcudan sonra, daha bir şevkle bağırıyor: “Çay… Çay.. Sütlü kahve var…”

Ama ne çare…

Ne yanımda gazetesini okuyan beyefendinin, ne karşımda çocuğunu çekiştiren hanımefendinin ne de bu soğukta incecik kıyafetiyle hayata meydan okuyan çağdaş Don Kişot’ un dikkatini bile çekmiyor.

Bugün Şubat’ ın yirmisi. Önemli bir gün. İlk cemre düşüyor bugün havaya. Sonra suya ve sonra toprağa düşecek..

Baharın müjdecisidir cemreler. Anadolu insanı takip eder, bilir ve önemser. Ben de unutmuş değilim. Sözlükte bu kelimenin karşılığında; “kömüre dönmüş ateş, kor ateş” yazar. O yüzden düştüğü yeri ısıttığına inanılır.

Ama bazen “üç cemre” “bir bahar” getirmiyor kırık gönüllere. Ve eğer “dördüncü cemre” düşmüşse yüreğe, ateş değse yakmıyor sevdiceğim. Öyle ya.. Yanana ateş neyler ki?

Sözcükler.. Yüreğime tercüman Karakoç’ un ölümsüz dizeleri. Tek sıra geçiyorlar yüreğimden:



“Düştü can evime dördüncü cemre,
Dünyayı üçüncü gözümle gördüm,
Üç yüz altmış beş gün çekti bir sene
On altıncı aya takvimsiz girdim….

Aynalara baktım korku gösterdi,
Saatler her sabah kırkı gösterdi,
Namlular nişanlar beni gösterdi..
Hayatım boyunca hedefte durdum..
Çağın çilesini sırtıma sardım…“



Yoksun ya yâr, tükeniyorum azar azar. Buz tutmuş yüreğim, bin bahar görse ne yazar. Haksız mı Seyrani: “Aşk yarası, eski bir libasa benziyor ve asla dikiş tutmuyor…”

Ve şimdi sesim esen deli rüzgara yoldaş…

"Yüreğimde var yara
Hasret kalmışım yâra
Yara gitmek isterim
Dağları yara yara…"

Dilimle değil, yüreğimle haykırıyorum…

YA KENDİN GEL.. YA DA BANA GEL DE !...

SENSİZ ZAMAN GÜNCESİ - VI
-Hüzzam bir sevdanın ardından-

“Kimin aşka meyli yoksa, o kanatsız kuş gibidir. Vah ona..”

Kim bilir hangi kitabın sarı sayfaları arasında gözüme çarptı bu söz. Ya da kim bilir hangi gazetenin satır arasında okudum hatırlamıyorum.

Sabah uyandığımda dilimde buldum bu cümleyi. Kendi kendime tekrarlayıp duruyorum. Bazen böyle olur. Kimi zaman bir türkü, kimi zaman bir söz sabah uyandığımda baş ucumdadır. Ve ısrarlı bir aşık misali, nereye gitsem gelir benimle gün boyu..

Davetsiz bir misafir gibidir. Ne gelirken vurur gönül kapımı, ne de giderken “Allaha ısmarladık” der. Yüzümü yıkıyorum, çayımı yudumluyorum gitmiyor. İçimdeki ses ısrarla aynı şeyi söyleyip duruyor..

Biliyorum kaçamam. Renkli bir gölge gibi ardım sıra gelecek. Önemsemiyorum. Duymazlıktan geliyorum. Ona kulaklarımı tıkayıp, perdeyi aralıyorum.

Bahardan kalma bir gün. Güneş olanca sıcaklığıyla gülümsüyor. Yüzümü buruşturuyorum kaygıyla. Ürkek bir ceylan gibi geçiyor yüreğimden sözcükler. Ve dökülüyorlar apansız dilden. Mırıldanıyorum: “Bulutlar ağlamadı bu sene.. toprak güler mi bilmem”

Sahi neden birilerinin gülmesi için, başka birilerinin ağlaması gerekiyor.

Gülümsüyorum. Son zamanlarda fazla konuşur oldum kendimle. Deliriyor muyum ne? Cevabı yine bende bu sorunun.

“Deliliği şeref gördük, şan gördük / Şu dünyayı viran olmuş han gördük..”

Eyvallah !....

Üşüyorum.. Dahası ürperiyorum. Bunu en iyi sen bilirsin sevdiceğim. Yüreğe hasret değince, hiçbir güneş ısıtmaz gayri onu.

Bu gönül yarasının emi, sargısı vuslattır. Pervanenin ateşte yanması gibi. Ama ne gam.

“Bizi yakan ataş, közden ötesi…”

Yüreğimde hasretin büyüyor. Ve bir sevdanın cinnetinde gözbebeklerim. Hiç susmuyor içimdeki ses. Bu senin sesin. Sen, ben oluyorsun. Ve hep aynı şeyi fısıldıyorsun:

“Kimin aşka meyli yok ise, o kanatsız bir kuş gibidir. Vah ona!..”

Büyüyor sesin içimde, çığlık oluyor. Issız yüreklerde aks-i Seda buluyor bu vaveyla. Apansız düşüyor sözcükler, geceyi yırtan şafak gibi.. “Sevdası olmayan kul neye yarar…”

Aşk… neşeli bir Haziran
Aşk… hüzünlü bir Eylül
Aşk… yüreğe saplanan hançer
Aşk… kan damlatan bir gül
Aşk… gökkuşağı gibi rengarenk
Aşk… bir armoni, tatlı bir ahenk
Aşk… canın cananı bulması
Aşk… kanın damarda donması
Aşk… gülün açmadan solması


Sahi nedir aşktan murat?

Söyle Sevda Ecesi..
Sular dalgalanır da
Durulur mu ?
Söyle…
Her bahar,
Yeni bir dünya kurulur mu ?
Ateş pervaneyi
Sevdiğinden mi yakar?
Ve her karanlık gece
Bir sabaha mı çıkar ?
Vuslat mıdır
Hasreti doğuran ?
Yoksa
Hasret mi
Aşkı yoğuran ?



Asrın girdabında eriyor zaman, kelep kelep. Bense seni düşünüyorum hep. Düşüncelerin anaforunda kaybolduğumda, kılavuzum oluyor gözlerin.

Biliyor musun yokluğunda yıldız topluyorum..

Çocuk yüreğimle sıçrıyorum geceleri gökyüzüne.. Belki dokunamıyorum onlara ama olsun, ayaklarım yerden kesiliyor ya bu bana yeter..

Bana aşk deme sevdiğim..

Darb-ı mesel

“Kimi nasıl da biçer, dünyada ektiğini…
Çok gördüm aşk ekenin, ihanet biçtiğini..”

Bana aşk deme.. Benden aşık olmaz...

Yüreğimin sesini, dinle yüreğinle…

Hasretin narında göz göz olmuş tenim…
Bana aşk deme meleğim, çünkü aşk benim..

SENSİZ ZAMAN GÜNCESİ - VII
-Hüzzam bir sevdanın ardından-

Ömrümün ortası yok benim. Yalın yürek yaşıyorum hayatı, tıpkı yazdığım gibi.. Kuralsız, plansız.. Ama asla hedefsiz, amaçsız değil. Kendi doğrularım içerisinde kalmaya özen gösteriyorum hep.

Gecenin bir vakti, nereden estiyse birkaç günlüğüne İstanbul’ dan uzak kalmaya karar veriyorum. İyi bir fikir gibi geliyor. Dinlenirim, kendimden uzaklaşırım belki biraz diye düşünüyorum.

Sabah erken çıkacağım yola. Belki de bilinçaltımda yer eden bu fikir yüzünden, en militan uykular dadanıyor gözlerime. Ve ben teslim oluyorum.

Sabah “Rüzgar” ın sesiyle uyanıyorum. Rüzgar kim mi? Yeni misafirimiz. Bir Alman Kurdu.. Henüz çok küçük. Belki de o yüzden hiç uslu durmuyor. Afacan bir çocuk gibi..

Bahardan kalma bir hava var yine. Güneş olanca sıcaklığıyla gülümsüyor. Uyku mahmurluğundan sıyrılamamışım henüz. Yumuk yumuk gözlerim.. Bana nazire edercesine uçuşuyor bir kelebek.. Kuşlar cıvıldaşıyor.

Yüreğimdeki karakıştan bihaber ağaçlar çoktan çiçek açmış.

Çeviriyorum kontağı.. “Bismillah !..”

Huysuz bir ihtiyar gibi homurdanıyor motor. Ve ilerliyoruz ağır aksak.. Sefer tasına benzeyen binalar sıra sıra kayboluyor gözden. Sanki duran benim, ilerleyen onlar.. Zihnimden düşünceler, altımdan yol akıyor… İstanbul’ dan uzaklaştıkça, binalar azalıyor, gürültü azalıyor. Sessizliğin gümbürtüsü kaplıyor ortalığı ve derin bir sükût alıyor beni kollarına..

İşte o an hasret denen kor ateş, bir yıldırım gibi düşüveriyor yüreğime. Oysa ben sılama gidiyorum. Öyle ise niye bu yangın?

Bundan sonrası tufan..

Anlıyorum ki; insanın kendinden kaçışı yok. Nereye gidersen git.. Kendini de götürüyorsun. Tek çare, alıp karşına kendini konuşmak. Ve üstelik deli diyenlere aldırmadan sıkça yapmak bunu.

Yol bir yılan gibi kıvrılıp uzuyor. Şu kesik şeritler takılıyor gözüme. Nasıl da hızla görünüp kayboluyorlar.. İşaret fişeği gibi.. Bir tesbih gibi renk renk sıralanmış araçlar. Ve içlerinden insan manzaraları..

Efkarı yükünden ağır bir kamyoncu, öyle bir içiyor ki sigarasını. Dumanını ciğerlerine değil, iliklerine çekiyor belli. Kara, kuru bir adam. Avurtları çökmüş içine. Yüzü çizgi çizgi.. Kim bilir kimi düşünüyor? Kim bilir kaçıncı geçişi bu yoldan?

Gurbete mi, sılaya mı yolculuk kim bilir?

Ve bu yolda artık aşina olduğumuz gurbetçiler. Bir lokma ekmeği el kapısında aramak zorunda kalan, ömürlerini nakış nakış yollara işleyen çilekeşler. Almanya plakalı üç minibüs, görmeye alışkın olmadığımız o uzun telsiz antenleri ve tıka basa doldurdukları eşyalar ile hemen fark ediliyor.

Gülümsüyorlar. Mutlu olmalılar sılaya döndükleri için..

Ya kendi vatanında gurbeti yaşayanlar ?

Ya gurbeti yüreğinde taşıyanlar ?

Düşüncelerin anaforunda kayboluyorum. Yollar akıyor.. ben akıyorum..

Tüneldeyim. Neredeyse üç kilometrelik uzunca bir yol. Işığı gördüğümde, bir daha asla bu tüneli kullanmamaya söz veriyorum kendime.

Öyle ya; o göğü değen çamları görmeden, sisler arasından vadiye serpilmiş köylere merhaba demeden, Bolu Dağı’ nın o ihtişamını soluklamadan seyahatin ne anlamı kalır ki?

Yollar.. İnsanlar.. Sıla… Gurbet…

Ayrılığı aklımda tutmamaya çalışıyorum. Ama beceremediğim aşikar. Karma karışığım..

Senden kaçış var belki ama…

Sensizlikten asla…

Yüreğim okyanusa düşmüş bir ceviz kabuğu, savruluyorum..

Ve uzadıkça yollar, hasretinin narında ben kavruluyorum..

Yüreğimdeki taşkın bent tanımıyor.

Erkekler ağlamaz diyen şarlatana inat, ağlıyorum doyasıya..

İnadına ağlıyorum...

Ki damlaya damlaya "GÜL" olsun...

http://www.yitiksevdalar.com/html/sensiz...ncesi7.htm

SENSİZ ZAMAN GÜNCESİ - VIII
-Hüzzam bir sevdanın ardından-

Düşünceler saplanıyor uykularıma. Apansız uyanıyorum gecenin bir yarısı. Boğazım kurumuş. Suya hasret kurak topraklar gibi dudaklarım, çatlamış. Yutkunuyorum. Canım yanıyor.

Şaşıyorum. Gözlerimde uykunun izi yok. Sanki az önce uyanan ben değilim. Bilmiyorum tanımı, tarifi var mı bu halin. Ama kimliği aşikar bu failin.

Düşünceler…

Kontrolsüz kaldığında can yakıcı. Çoğu zaman serseri bir kurşun gibi. Hedef gözetmiyor. Kıldan ince kimi zaman. Kimi zaman kılıçtan keskin.

Düşünceler…

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Bir aydınlatma fişeği gibi şimşekler, gündüze çeviriyor geceyi. Ve sonra müthiş bir gök gürültüsü düşüyor sessizliğin orta yerine bir bomba gibi..

Gözlerim takılmış sonsuzluğa, ürkek ürkek bakıyorum. Unutturmuyor hiçbir şey. Sensizliği bir mıh gibi yüreğime çakıyorum. Tutuşturup hasret denen kor ateşi, geceyi yakıyorum. Şimdi yangın yeri yüreğim, damarımda dolaşan tutsak nehir yanıyor. Yanıyor ne varsa, baştan başa koca şehir yanıyor.

Bilsen aklımdan neler geçiyor neler. Ruhuma kelepçe, uykularımın katili düşünceler.

Düşüncelerin tüm bedenimi ve tüm hücrelerimi kuşatmasına izin veriyorum çoğu zaman. Gönüllü esaret benimki.. Hem de hürriyetleri kıskandıracak cinsten. Buna izin veriyorum çünkü biliyorum ki; “Akıl susunca, düşünce durur. Düşünce durunca hareket durur. Hareketsizlik ise çürümenin eşiğidir.”

Ve ben çürümek istemiyorum.

Düşünmeliyim.. Düşündüklerimi haykırmalıyım en yüksek perdeden.. Yaslıyorum alnımı geceye. Karanlık kollarıyla sarıyor beni bir anne şefkatiyle. Seviyorum geceyi belki de bu yüzden.

Alabildiğine engin.. Olabildiğine dost..

Ne zaman anlatmak istesem, hep dinler beni. Yargılamadan, sorgulamadan. Ve en ıssız anlarımda hep yanımdadır. Gün görmemiş sırlarımı o saklar. Hep o dinlemiştir ilk şiirlerimi. Kendimle yaşadığım kavgaların ve kendimle yaptığım doyumsuz sohbetlerin tek tanığıdır geceler.

Sözün ustaları ne de güzel tarif etmişler:

“Bu ne tuhaf bir bilmece !

Ne gündüz biter, ne gece ?”

Derdini gül eyleyenler için en büyük limandır geceler. Ve düş gezginlerinin bineği düşünceler.

Viran yurduna dönmüş gönlüme, sen bir avuç baharla geldin. Ateşte üşüyen gönlüm, zemheride yanar oldu. Bir siyahi bilirdim ben. Sen yeşili, maviyi, alı, moru gösterdin. Toprağın kokusunu hissettim. Ateşte yandım. Suda ıslandım.

Seninle tanıdım pek çok şeyi.. Ve seninle bildim..

Şimdi bana “kır gönlünün zincirlerini” diyorsun.. Oysa bu değil muradım. Çünkü bu değil özgürlük. Zira köpek de çeker koparır zincirlerini, kaçar o da.. Ama halkaları bir ömür boyu boynunda taşır.

Özgürlük belki de, seven bir yüreğe bir ömür boyu tutsaklıktır..

Ve sen..

Nereye gidiyorsun…

Niçin başka güneş, başka toprak ararsın?
Benden kaçmakla, kendinden kaçar mısın?

Yeminim var sevdiğim..

Ya seninle olacağım,
Ya sensiz öleceğim…
Bir gün benden gidersen
Ben de seninle geleceğim…

http://www.yitiksevdalar.com/html/sensizzamanguncesi8.htm
Sayfa: 1 2 3
Referans URL